Nuh Peygamber
"BİZ DE NUH aleyhisselam VE
BERABERİNDEKİLERİ,
DOLU BİR GEMİ İÇİNDE
TAŞIYARAK KURTARDIK"
Şuara;
119
Her şey, Sir Leonard
Wooley
isimli amatör bir İngiliz arkeoloğun Mezopotamya'da
yaptığ
ı kazılar
sırasında başlamıştı. Ele geçen
bulgular, o
güne kadar bir
efsane gözüyle bakılan
Nuh Tufanıyla
bağlantılıydı. Batı
insanı çok haklı
sebeplerden dolayı Kitab
-ı Mukaddes'i
güvenilir bir kitap olarak
saymadığı için
bu kitapta anlatılan
Tufan olayını da mitolojik
bir hikaye olarak değ
erlendirmekteydi. Ama Wooley'in
araştırması bu
inancın yanlışlığ
ını ortaya koyuyordu. Özellikle
sevinenler
Hıristiyan ve yahudi din
adamları oldular. Derhal heyetler oluşturulup
çalışmalara başlanı
ldı.
Bu arada
dünyanın her tarafında yapılan araştırmalar, Tufanın hemen
bütün toplumların efsanelerinde yer aldığını
gösterdi.
Asya'da 13, Avrupa'da 4, Amerika'da 37,
Avustralya ve Okyanusya
adalarında ise 9 adet Tufan efsanesi tespit edilmişti.
Bunların en şaşırtıcı
sı da Hopi kızılderililerine ait olanıydı.
Denizden çok uzakta, Kuzey
Amerika'nın güney
batıs?
?nda yaşayan Hopilerin destanlarında
kabaran suların
ülkelerini baş
tan başa kapladığı, dağların tepelerine
kadar
yükseldiği ve
yeryüzündeki canlıları yok ettiği
anlatılıyordu.
Amerika'nın eski sahiplerinden olan Azteklerin
destanlarından
ise Tufanın
süresi bile veriliyordu.
Bütün bunlar, insanlık
tarihinin
hemen hemen başlarında
meydana geldiğini gösterir.
Sir Leonard
Wooley'in
bulduğu izler, Nuh tufanı
değildi elbette... Mezopotamya ve
çevresinin zaman
zaman
yaşadıkları büyük
çaplı su
baskınları
ndan birinin iziydi.

Tufanın
anlatıld?
?ğ
ı bir tasvir
Öte yandan, arkeolojik araştırmalarda ele
geçen bulgular büyük bir tufanın
yaşandığını
ortaya koyuyordu. Bunun yanısıra bulunan her
parça Tevrat'ın
tahrif
edildiğini, Kur'ân-ı
Kerîm ve hadis-i şeriflerin doğ
ruluğunu
teyid ediyordu.
Gerçekten Kitab-ı Mukaddes öylesine
tahrif edilmiş,
olaylar
öylesine birbirine karıştırılmıştı ki Nuh
aleyhisselam adeta iki
ayrı tufanı yaşayan bir peygamber durumunda resmedilmiş
tir. Bu
acımasız
tahrifat, ileride göreceğimiz gibi hala devam etmektedir.
NUH KAVMİ
Kur'ân-ı Kerîm,
Tufanı Nuh aleyhisselamın etraf?
?nda gelişen bir olay olarak bildirmektedir.
Hazret-i
Nuh, alabildiğine dejenere olmuş bir
kavme peygamber olarak
gönderilmiş
tir. Bu topluluk putlara tapınır, insanlara
zulmeder ve
kötülüğün her
türlüsünü açıkça
iş
lerdi.
Nuh aleyhisselam yüzyıllar süren
mücadelesine
rağmen
onlardan çok azını Allahü
tealanın varlığına
ve birliğine
inandırabilmişti. Fahreddin-i
Râzî hazretlerinin
bildirdiğine
göre yola gelmemelerinin
üç sebebi vardı;
"Birincisi; kendi aralarından
çıkmış bir fani insana
peygamberlik
makamını
yakıştıramamışlardı. İkincisi; Nuh
aleyhisselama inanan
insanlar, hayat
seviyeleri düşük, fakir
insanlardan oluşuyordu. Eğer
Nuh
aleyhisselam gerçekten peygamber
olsaydı, kendisine zenginler ve kavmin
ileri gelenleri bağlanırlardı.
Üçüncüsü ise; onlara
göre
kavmin ileri gelenlerin zengin ve kudretli olmaları zeki kişiliklerinden
kaynaklanı
yordu.
Bu sebeple fakir kişiler aptaldı ve muhatap alınmaya
değmezdi."
Bu kavmin ne zaman
yaş
adığı bilinememektedir.
Elimizde bu kavimle ilgili iki önemli ip ucu
vardır ki
bunlardan birisi Nuh
aleyhisselamla ilgili Kur'ân-ı
Kerîm'de
verilen
süre ve Gemi'nin
Cûdî dağına oturması
haberidir. Geminin, sonrakilere ibret
olarak bırakıldığını biliyoruz.
Bulunduğunda
yaşı tespit edilebilecek ve
böylece Nuh kavminin hangi
zaman diliminde yaş
adığı öğ
renilebilecektir. Nuh aleyhisselamın
ömrü ise,
eğer o
dönemin zaman anlayışına bir
atıf yapmıyorsa insanlığın,
bilinenden çok eski
dönemlerinde yaşadıklarını
gösterir. Gelelim efsanelere.
Bütün kavimlerde en eski
arkeolojik
bulgularda bile tufandan
efsanevi olarak bahsedilmektedir. Bu bulguların en
eskisi
MÖ. 6 bin sene
öncesine ait olmasına rağmen bile yine de
efsane
olarak
görmekteyiz. Bu da, Nuh kavminin tahminlerden çok
çok önceki devirlerde yaşadığını
göstermektedir.
Şüphesiz ayet-i Kerîmelerde pek
çok işaretler var ama işin
erbabının konuya eğilmesiyle
anlaşı
lacaktır.
İLK PUTÇULUK
İnsanlığın ilk devirlerinde,
sanıldığı gibi insanlar
putperest değillerdi. Saf ve duru bir yaratıcı
inancları vardı. Zamanla bu inan?
?ş
dejenere olmuştu. Hazret-i
Âdem'den Hazret-i Nuh'a kadar
olan
dönemde
putperestlik yaygın değildi. Ancak, Nuh kavminde işler
değişti. Bu
kavmin
dindarlıkta temayüz etmiş; Vedd, Suva, Yeğus,
Yeuk ve Nesr isminde
beş önemli şahıs vardı. Bunlar bin nakle
göre İdris
aleyhisselamın eshabıydılar. Birbiri ardınca vefat etmeleri
büyük
üzüntü meydana getirdi.
Geride
kalanlar da onların hatı
rasını canlı tutmak amacıyla onlara
benzeyen beş
heykel yaptılar. Zaman
zaman heykelleri ziyaret eder, o
Sâlih insanların
nasihatlerini birbirlerine anlatı
rlardı. Ne var ki bir
kaç nesil sonra gelenler,
sözkonusu heykelleri
putlaştırarak
tanrı ilan ettiler. Artık putperestlik bu
topluluğun resmi dini olmuştu.
İnanç sapkınlığı ahlaki ve sosyal
çözülmeyi di beraberinde getirince Allahü
teala
Nuh
aleyhisselamı peygamber olarak onlara gönderdi.
PEYGAMBERLİĞİ
Nuh aleyhisselam işte
bu
topluluğun içinde doğmuş ve yetişmiş birisiydi. O,
yeryüzüne gönderilmiş ilk Resuldür.
Gerçi peygamberlik müessesesinden haberdar olan ve kendilerini
ibadete
verip peygamberlik beklentisinde olanlar vardı. Fakat bu şerefin bir
rivayete
göre
marangoz olan ve mütevazi bir hayat
süren Nuh
aleyhisselama verilmesi,
ilahi gayeyi kavrayamayan o insanları
da tepkiye
sürükledi. Bununla da
kalmayarak putperestlerin
safına
geçmişlerdi. Öyle ki hanımı ve
öz
oğlu da Nuh
aleyhisselama inanmıyorlar ve onu yalancılıkla itham
ediyorlardı.
Böylece
tüm halk Nuh aleyhisselamı
yalanlamakla kalmıyor, onu horluyorlardı.
Çocuklara taşlatıyorlar,
Nuh
aleyhisselamı
dövdürüyorlardı. Bu topluluğun
içinde
bulunan ve Hazret-i Nuh'a inanan 80 kadar
mü'mine
de
çeşitli işkencelerde bulunuyorlardı.
Böyle davrandıkları
takdirde ilahi gazapla karşılaşacakları
ihtar edildiğinde ise; "Bunca
senedir
seni yalanladığımız halde her
hangi bir azap gelmediğine göre
sen
yalancının birisin.
MÂdem ısrar ediyorsun, korkuttuğun azabı
getir" diye
açıkça meydan okuyorlardı.
Nuh aleyhisselam,
peygamberliğin verdiği engin şefkat ve merhametle mütecavizleri
yatış
tı
rmaya çalışıyor, "Allahü teala
dilerse o azabı
baş
ınıza getirir. Siz bu konuda Rabbimi engelleyemezsiniz.
Yine onun izni olmadan,
size ne
kadar nasihat etsem de faydasızdır. O sizin
Rabbinizdir. Mutlaka ona
döneceksiniz" diye nasihat ediyordu.
Nuh aleyhisselamı
davas?
?ndan vazgeçiremeyeceklerini anlayan topluluk, bu sefer işi
öldürme tehtidine kadar vardırdı. Artık iyice artan
baskılar
karşısında Hazret-i Nuh Rabbine yalvardı; "Rabbim,
yeryüzünde inkarcı bırakma. Dorusu bu inkarcıların,
sana
inanan bir avuç insanı da yoldan çıkarmasından
korkuyorum.
Rabbim, beni, annemi, babamı ve sana inanan erkek ve kadınları
bağışla.
Yalnızca zalimleri yok et."
GEMİNİN İNŞASI
Nuh kavmi Nuh'a demiş;
Gemin kızakta
kalır
Devran göstermiş ki; kimler tuzakta kalır.
Yapılan
duaların akabinde Allahü tealanın emirleri gelir;
"Ey Nuh,
önceden sana iman edenlerden başka, kavminden
hiç kimse iman
etmeyecek. O halde sana yapılanlara kederlenme ...
Bizim
vahyimizle bir gemi yap.
Zulmedenler hakkında da şefkate kapılıp
azabın kaldı
rılması
için sakın dua etme.
Çünkü onlar
suda
boğulacaklardır."
Bu emirler
üzerine, Nuh aleyhisselam hemen harekete
geçer. O zamana
kadar görülmemiş boyutlarda olan
geminin
planlarını bizzat
Cebrâil aleyhisselam bildiriyor, Nuh aleyhisselam da
kendisine
iman edenlerle
beraber gemiyi inşa ediyordu. Kur'ân-ı
Kerîm'in
buyurduğu şekliyle gemi; elvahlı ve düsurlu idi.
Elvah; levhin
çoğuludur. Levh de tahta gibi yassı şeylere verilen isimdir.
Düsur ise; disarın çoğuludur. Geminin
parçalarını
birbirine bağlayan nesne (çivi, halat,
perçin vb.) anlamlarına
gelmektedir. Müfessirler bu bilgilerden
geminin, birbirine raptedilmiş tahta
plakalardan inşa edildiğini
söylemişlerdir.
Geminin inşası hızla
sürerken putperest
topluluk müminlerle alay ediyorlardı. Bu kadar
büyük
bir geminin yüzemeyeceğini iddia ediyorlardı.
Bununla
da kalmayıp
geceleri geminin içine girip ihtiyaçları
gidermek
suretiyle
pisletiyorlardı.
TUFAN
Çalışmaların tamamlanmasından sonra,
ilahi
bir
işaret olmak üzere "tennûr, faryâb
etmeye
baş
ladı." Tennûr; fırın, ocak anlamına
gelmektedir.
Cevâlikî ve Sa'lebî'ye
göre ekmek
pi?
?irmek için yerde açılmış ve
çamurla sı
vanmı
ş, içi ateş dolu olan yerdir. İslam
alimleri Hazret-i
Havvâ'n?
?n ekmek pişirmek için
kullandığı fırı
nı da tennur olarak
isimlendirmişlerdir. Faryâb
ise; kuvvetle, şiddetle
kaynamak anlamına
gelmektedir.
Tennûr'un şiddetle kaynaması
atmosferik bir dizi hadisenin
başladığına işaretti. İlim adamları,
göğün
boşalabilmesi
için çok ani ve
muazzam ısı
değişikliklerinin olması gerektiğ
ini söylerler. Belki de
bölgedeki yanardağlar aniden faaliyete
geçerek atmosferdeki
bu
ısı değişikliğini meydana getirmişti.
İşaret
alınınca;
"Her cinsten birer çifti
ve inkarcılar
müstesna inanan
insanları gemiye bindir" mealindeki
ilahi emir
geldi. Nuh aleyhisselam bu emri
süratle yerine getirdi; "Binin
gemiye, onun yüzmesi de,
durması da Allahü tealanın
adı
yladır." Gemiye biniş sona
erince olaylar birbiri ardınca
gelişiverdi. Bu
durum Kur'ân-ı
Kerîm'de
şöyle anlatı
lmaktadır; "Bunun
üzerine biz de
gök kapılarını
boşanan sularla açt?
?k.
Yeryüzünde kaynaklar fış
kırttık. Her iki su, belirtilen bir
ölçüye göre
birleşti. Ardından gemi,
Allahü tealanın korumasında dağlar gibi
dalgaların arasında
akıp
gitti."
Bu
korkunç olay, kesin olarak bilinmeyen bir zaman
ve
kapsamda, Allahü
tealanın takdir ettiği sürece devam etti.
İslam
alimleri bu sürenin 6 ay
civarında olduğunu bildirmişlerdir.
Neticede,
gemidekiler kurtulurken, geriye kalan
tüm insanlar helak oldular.
Nihayet; "Ey
arz
suyunu yut, ey gök sen de yağ
murunu tut" emri geldi.
Böylece sular çekildi. Gemi
Cûdî'ye
oturdu. Kur'ân-ı
Kerîm'de Tufan ve geminin
izlerinin
sonraki nesiller için sakland?
?ğı belirtilmekte ve
"Buna rağmen
ibret alan var mı?"
buyurulmaktadır.
Tufa'nın bir
bölgeyi mi, yoksa
bütün dünyayı mı
kapladığı konusunda
tereddüt vardır. Bazı alimler
Kur'ân-ı
Kerîm'de geçen;
"Biz
Nuh'u kendi kavmine
gönderdik" ilahi
sözünü delil
göstererek bir bölgede
olduğuna işaret etmişlerdir. Ancak bazı
alimler de; "Tufan,
Kur'ân-ı Kerîm'de mutlak
olarak zikredilmiştir.
Arabi
dil kaidelerine göre böyle mutlak ve kayı
tsız
söylenen
ifadelerle o şeyin kemali kastedilir. Dolayısıyla Tufan
bütün
dünyayı kaplamıştır"
demişlerdir.
TUFANIN
İZLERİ
Bu bilgilerden sonra
başlangıç noktamıza
dönelim. İngiliz arkeolog Sir
Leonard Wooley, 1922-1929 yılları arası
nda,
Mezopotamya'nın antik
şehirlerinden Ur'da uzun kazılar yaptı.
Wooley
ve ekibi,
büyük başarılar göstererek
MÖ. 4. bin
yılından kalma kral mezarlarını ortaya çı
kardılar.
Mezopotamya
tarihinin öğrenilmesinde dönüm
noktası olan bu
çalışmalar sırasında arkeolojik değeri
çok yüksek
kap, kaçak, miğfer, silah vs. yanında
Tufandan önceki kralların
listesini ihtiva eden kil tabletler de bulundu. O
zamana kadar kral listeleri mitolojik olarak
görülüyordu.
Tabletlerin bulunmasından sonra, Wooley vakit
kaybetmeden aynı yerde
kazılara
devam etti. Ne var ki 12 metre daha derine inildiğinde
izler tamamen
kesilmişti. Tarihi
hiç bir bulguya rastlanmıyordu. Bu arada
toprağın
yapısı
incelendiğinde tuhaf bir şeyle karşılaşıldı. Zemin
tamamen
balçıkla kaplıydı, fakat bu kadar derinlikte saf
balç?
?ğın
ne işi vardı? Üstelik kazı
çukurunun dibi, denizden
çok uzakta ve nehir seviyesinden de
bir kaç metre daha yukarı
daydı. Hiçbir arkeolog tatmin
edici cevabı bulamamıştı.
Wooley kazıyı devam
ettirdi ve daha aşağılara indi.
Derken 3 metreden fazla derinlik tutan
balçık
tabakası birden bire
kesildi. Şimdi normal toprak tabakalarına
gelindiği
düş
ünülebilirdi ama hayır, zımpara taş
larına
ve kap
kaçak gibi eşyalara rastlanılmıştı yeniden. Demek
oluyordu ki bu
çok eski medeniyetin üzerini 3 metrelik
balçık tabakası
örtmüş, en üstte de
Ur
medeniyeti yeşermişti.
Balçığın
sebebi ve kapladığı sahayı
öğrenebilmek için civar
bölgelerde bir dizi kazı
daha
yapıldı. İlk çukurdan 300 metre
uzakta açılan
ikinci
çukurda da aynı sonuç elde edildi.
Wooley, bu sefer
de
yüksekçe bir tepeyi kazdırdı.
Sonuç
değiş
memişti, Böylece, balçık yığı
lmasının,
ancak
çok kuvvetli bir su baskını, yani Tufanın eseri
olabileceğine dair rapor
hazırlandı ve bütün
dünyada
heyecanlı yankılar
doğdu. Bu arada bazı
çevreler su baskınının
dar bir
çevrede
yaşandığını ileri sürmüşlerdi ama
yeni kazılar,
onların iddiasını iflas ettirdi. Şuruppak kralı Ubartutu zamanı
nda
bölgenin bütünüyle korkunç bir
felakete
uğradığı ve kültür izlerinin tamamiyle
gömüldüğü açıkça
anla?
?ılıyordu.
Tufanla ilgili
olarak Mezopotamya dışında etraflıca bir
çalışma yapılmadığ
ından, su baskınının nerelere
kadar
uzandığını tam olarak bilemiyoruz.
Tahmin edilen mıntıka, Basra
körfezinin kuzeybatısında, 400 mil
uzunluğunda ve 100 mil
genişliğinde
bir sahadır. Olayın tarihi ise, MÖ. 4
binden
çok
önceki yüzyıllardır. Bu tufan bildiğimiz Nuh
tufanı değildi
elbette. Ama bu bile, geniş çaplı bir su
baskınının
neler
yapabileceğini göstermesi bakımından
önemlidir.
Öte yandan
yapı
lan jeolojik araştırmalar,
mahiyeti bilinemeyen sebeplerden dolayı
dünyamı
zın yer yer bir
kaç defa suya
gömüldüğ
ünü
gösteriyor.
Miami Üniversitesinden jeokimyacı
Jerry Stip'e
göre,
dünyanın yaşadığı en
müthiş su
baskını,
günümüzden yaklaşık
11.600 sene
önce
olmuştur. Ancak bütün bu bulgular Nuh
aleyhisselam zamanı
ndaki tufana ait midir bilinememektedir. Mezopotamya
dışında
yapılacak kazı
ların bizi sonuca daha fazla
yaklaştıracağı muhakkaktır.
Özellikle
Hazret-i Nuh'un
inşa ettiği geminin kalıntıları ortaya
çı
karılabilirse tufanın
ne zaman meydana geldiğini öğrenmemiz
mümkün
olacaktır.
DİNOZORLARI TUFAN MI YOK ETTİ?
Günümüzden 65 milyon yıl
önce Dinozorların ortadan nasıl kalktıklarıyla ilgili olarak kimse
kesin
bir
sebep ileri sürememektedir. Kimi göktaşlarını, kimi
volkanik
hareketleri, kimi de soğuyan iklime ayak uyduramamalarını sebep
gösterse
de
hiç birisi soruna tam olarak
çözüm
getirememiş
tir.

Dinozorlar, bir zamanlar dünyanın mutlak hakimi olan
yarat?
?
klardı.
Kısa bir sürede
yeryüzünden
nasıl
silindikleri hala bilinmiyor.
Bir kere dinozorlar, yaşadıkları
dönemin
dünyasına hakim olan yaratıklardı. Sibirya buzulları
ndan Amerika
çöllerine kadar yaşamadıkları yer yoktu.
Yeryüzüne böylesine dağılan bir canlı
türünün aniden ortadan kalkması eğer meteor
yağmuru
veya volkanik hareketlerle olmuş olsaydı, bitkiler dahil tüm
yaşayan
dünyanın tamamen ortadan kalkmış olması
gerekecekti. Oysa
hayatın
kesintiye uğradığı hiç
olmamıştır. Dinozorlar ve bazı
canlı
türleri aniden yok olurken,
diğer canlı türleri hayatlarına
devam
edebilmişlerdir. Hem de
dinozorlara göre son derece narin olan Karı
nca,
çekirge,
Yûsufçuk, hamam böceği gibi
hayvanlar
hayatlarını günümüze kadar
sürdürmüşlerdir. Demek ki dinozorların başına
öyle bir kaza gelmişti ki, bu onların felaketi olduğu halde diğerlerine bir
zarar
vermemişti. Dolayısıyla bu felaket ateşin sebep olduğu bir yok olma
değ
ildi. Canlı
lar için hem ölüm, hem de hayat
kaynağı
olan tek madde
su olduğuna göre dinozorların felaketi
dünya
çapında bir
su baskınının sebep olduğu fikrini
akla getirmektedir. Bir
Tufan sonucu dinozorlar ve
bazı hayvanlar yok olmuşlar
ama bazı hayvanlar
hayatta kalmışlardır. Bu, akl?
?mıza Nuh
aleyhisselamın hayvanlardan erkek
ve dişi olmak üzere birer
çift almasını getirmektedir.
Dinozorlar
büyük bir ihtimalle devasa bir tufan
sonucu ortadan
kalkmışlardı.
Ancak bu tufan bildiğimiz Nuh tufanı olamaz. Zira
insanoğlunun ilk
görüldüğü
dönem,
bundan milyonlarca
yıl sonra olmuştur.
Kur'ân-ı Kerîm ve
Hadis-i şeriflerde
insanın hangi
tarihte dünyada
gözüktüğ
ü
hakkında açı
kça bir kayıt yoktur. Ancak bazı
islam
alimleri, her 1000 senede bir
resulün gönderilmesi ve 313-315
resulün bulunmasını
gözönüne alarak ilk
insanın 313-315.000 sene
önce yeryüzüne ayak
bastığ
ını bildirmişlerdir.
Şurası unutulmamalıdır ki,
Jeoloji, astronomi, arkeoloji gibi
bilimler çok genç ve
çok hareketli bilimlerdir. Her
gün yeni bir şey keşfedilmekte,
kainat ve insanlık tarihi adeta yeniden
yazı
lmaktadır.
HAZRET-İ
NUH'UN ÖMRÜ
Nuh aleyhisselamdan,
Kur'ân-ı Kerîm ve hadis-i şeriflerde
çokça bahsedilmiştir. Çeşitli vesilelerle
Kur'ân-ı Kerîm'de 43 yerde ismi geçer.
Ayrı
ca bir surenin adı da Nuh'dur. Zamanında meydana gelen Tufan
sebebiyle
"İkinci Âdem" diye de anılagelmiştir.
Asıl
isminin Yesker
olduğu, fakat kavminin kurtuluşu için
çok ağ
ladığından, ağ
lamak manasına gelen
"nevh"
kökünden
türemiş Nuh
sıfatının asıl ismine
dönüş
tüğü
kayıtlıdır. Bu isim sami
kökenlidir. Mezopotamya
metinlerinden
Gılgamış Destanında bu isim
yerine Utnapiştim kullanılmışt?
?r.
Gerek Nuh'un ve gerekse Utnapiş
tim'in sözlük
manaları bilinmemektedir. Sümerlerin
Tufan kahramanına verdikleri isim
ise
Zî-ud-Sudra'dır. Zî;
hayat/can/ruh, Ud; zaman,
Sudda ise; uzun
manasına gelmektedir. Bu
üç kelimeden
meydana gelen ismin
anlamı; Uzun
ömürlü demektir.
Nuh aleyhisselamın kavmi
içerisinde 950 sene
kaldı
ğı bildirilmektedir. Bugünkü
yaş ortalamaları
gözönüne getirildiğinde akıl almaz
bir durumla
karşıla?
?ıyoruz. Kur'ân-ı Kerîm, Hazret-i
Nuh'un dışı
ndaki hiçbir peygamberin
ömründen bahsetmez. Hemen ilave
edelim ki;
Mezopotamya'da
bulunan tabletlerde anlatılan Tufan'dan kurtulan
insanların önderi
Ziussudra adını taşımaktadır ki; uzun
ömür sahibi
anlamına gelmektedir.
Arkeologların Mezopotamyada
buldukları
bütün kral listeleri birbirini doğrular mahiyettedir. Arkeoloji
literatürüne göre tufandan önceki
Sümer
krallarına Er sülaleler 1 (ES-1) denilmektedir ki
Tufan'a kadar 10
hükümdarın ismini içerir.
1932
yılında Irak'ın
Horsabad şehri civarında, arkeologların
WB-444 ad?
?nı verdikleri 20.5 cm. kalı
nlığında bir tablet daha
bulunmuştur. Bu tablete
göre Tufan'dan
önce tam 10 kral
yönetici olmuştur.
Bunlardan 7. nin adı Enok olarak
verilmiştir ki,
kayıtlardan İdris aleyhisselam
olduğu tahmin edilmektedir. Eğer
böyleyse İdris aleyhisselamdan 3
hükümdar sonra Nuh
aleyhisselam göreve başlamış
ve onuncu kral zamanında Tufan
meydana
gelmiştir.
Kur'ân-ı
Kerîm ve hadis-i şerifler
baş
ta olmak üzere diğer İslami
kaynaklar tarandığında pek
çok
arkeolojik, antropolojik ve jeolojik
bilmece kolaylıkla
çözülecek gibi
görülmektedir.
Tabletlerdeki kayda göre Tufanın 10.
Kral zamanında meydana geldiğini
belirtmiştik. Bir hadîs-i
şerîfte bunu teyid eden bir ifade vardır.
Efendimiz, Eshab-ı kiramdan
gelen bir soru üzerine;
"Âdem
aleyhisselam ile Hazret-i
Nuh arasında 10 karn (kuşak,
asır, dönem...)
geçmiştir" buyurmuşlardır. İslam
alimlerinin nakillerine
göre ilk peygamberler Âdem, Şit, İdris
aleyhimüsselam, hem
peygamber, hem de o zamanki insanların
yöneticisiydiler. Tabletlerde de buna
benzer bazı ifadelere
rastlanmaktadır.
Tabletlere göre Tufandan
önce gelen
hükümdarlar, aynı zamanda birer din adamı
dırlar. Maalesef
tabletler İslami birikimden yoksun insanlar tarafından deşifre
edildiklerinden, pek
çok muğlak ifadenin açıklanmasında zorluk
çekilmektedir.
ARARAT YALANI
Tufan
olayının,
Kur'ân-ı Kerîm'de ve Tevratta yer alması,
geminin
üzerine oturduğu dağın isminin bile verilmesi, nihayet arkeolojik
bulgular
bir
çok araştırmacıyı bu geminin bulunmasına
sevketmiştir. Babilonya
kayıtlarına göre gemi Nisir dağına,
Tevrat'a göre
Ararat
dağları üzerine,
Kur'ân-ı Kerîm'in
buyurduğu şekliyle
Cûdî dağına oturmuştur. Kurtuluş
anlam?
?na gelen Nisir,
Asur topraklarının doğusunda bulunan bir bölgedir
ki; Musul
şehrinin
kuzeyinde yer almaktadır. Yeni bulgularla, Babilonyalıların
hangi dağa Nisir
adı verdikleri tespit edilebilir. Hahamlarca tahrif edilmiş
Tevrat'ta ise Ararat
dağ
ları kaydı vardır. Metinler üzerinde
çok
oynanmış olması
na rağmen bu isimlendirme doğrudur. Zira Ararat,
Urartu
kelimesinin İbranice
transliterasyonudur ve MÖ. 1.000 yıllarında
Van
bölgesinde hakim
olan Asya menşeli Urartuların yaşadığı
topraklar için kullanı
lmaktadır. Asurlular bu bölgeye Uruadri
adını vermişlerdir ki; Ararat ve
Urartu kelimelerinin değişik
söyleniş
idir. Manası ise yüksek dağlar
ülkesi veya
yüksek
ülkedir. Arkeolojik verilere ve tahrif edilmiş
Tevrat'a göre
gemi; Ağrı dağına değil
"yüksek
ülke"ye,
yani Ararat-Uruadri-Urartu
bölgesinde bir dağın
üzerine oturmuş
tur. Yine aynı
Tevrat'ta geminin, suların (Fırat-Dicle)
doğduğu
bölgeye
yürüdükleri bildirilmektedir. Kı
sacası
eldeki
bütün belgeler bizi Ağrı dağından çok
daha
aşağılara götürmektedir.
Ağrı dağında görülen gemi silueti ve
bulunduğu
yeri gösteren kroki. 1950'li yıllarda Türk
Hava
Kuvvetlerine
mensup bir pilot binbaşının çektiği bu fotoğraf
zihinleri bir
hayli meşgul
etmişti.
Bunun basit bir
yeryüzü şekli
olduğu anlaşı
ldı.
Zaten bir asrı aşkın bir
zamandır Ağrı dağında
yapı
lan onca araştırmaya rağmen hiç
bir ize
rastlanılamamıştır.
Böylesine karış karış taranmış
bir
ikinci dağ
yeryüzünde yoktur. Tabiatiyle yabancıların
Ağr?
?'yı
seçmelerinin sebebi politiktir. Nitekim
araştırmacıların
yüzde
70'inin Ermeni asıllı olması da
bunca çabanın
sebebini
açıkça
göstermektedir. Maksat Ermenileri
Nuh
aleyhisselama bağlamak suretiyle
Anadolunun en eski Ermeni toprakları olduğ
unu
güya ispat etmektir.

Havadan çekilen objenin
yerden
görünüşü
HANGİ
CÛDÎ?
Geminin Ağrı dağıyla
bir
alakası olmadığı kesindir.
Kur'ân-ı Kerîm
Cûdî dağı ismini vermiş
tir. Katade'den gelen bir
habere
göre ilk müslümanlar yani
eshab-ı kiram gemi
enkazı
nı gördüklerine göre Arap
yarımadasına en yakın
yükseltilerde kalıntılarını aramak
gerekmektedir.
Cûdî adında iki dağ vardır. Birincisi Cizre
yakı
nlarındaki
Cûdî dağıdır. İslam
tarihçilerine
göre
Cizre, Tufandan sonra kurulan ikinci şehirdir.
Mu'cemul Buldan;
Cûdî dağında Nuh aleyhisselamın
mescidinin, Herevi ise evinin
bulunduğunu yazmaktadır. Halen Cizre'de,
Nuh aleyhisselama nisbet edilen bir
türbe vardır. Anadolunun en eski
kavimlerinden olan Gutilere ait olan ve halen
Londra'da bulunan tabletlerde de
Nuh aleyhisselamın mezarının
"Rayat"
bölgesinde olduğu yazılıdır. Rayat, Dicle
nehrinden itibaren, Cizre
ovasının Silopi'ye kavuştuğu bölgenin
ad?
?dır ki, bu
noktada Cûdî dağı bulunmaktadır. Daha eski
bir
kaynak
olan ve MÖ. 250 yıllarında Babilli bir rahip olan
Berossus'un
yazdığı tufan kayıtlarına göre gemi, Cordiyan
dağlarında
durmaktadır ve yöre halkı, geminin dışını kaplayan
katranı
kazı
yıp muska şeklinde kullanmaktadır. Berossus'un bahsettiği
bölge Van
gölünün güneyinde
bulunmaktadır. 2 bin metrelik
Cûdî, Mezopotamya ile Ararat
aras?
?ndaki sınır dağdır. Bu dağ,
Ağrı gibi kapsamlı bir şekilde
araştırı
lmamıştır. Ancak bu dağda
yürütülen araştı
rmalardan biri sırasında,
geminin
izlerine rastlandığı öne
sürülmüşse de bu
keşif ilmi açıdan
kesin
sonuca bağlanamamıştır. 1949 yılında
batılı bir ekip
tarafından
yapılan araştırmanın sonuçları France
Le Soir
gazetesinin 31 Ağ
ustos 1949 tarihli sayısında; "Nuh'un gemisini
gördük fakat Ağrı'da değil" şeklinde
sansasyonel
bir başlıkla verilmiştir. Bu yazıya göre geminin boyu
150
metre, genişliği
24 metre, yüksekliği ise 15 metredir.
23 yıl önce de,
Cûdî
dağında
bazı antik tahta parçaları bulunduğu
iddia edilmiş, 6
Şubat 1972 tarihli
Türk gazeteleri bu keşfi;
"Nuh'un
gemisinin
Cûdî dağında olduğu tespit
edildi"
başlığıyla
vermişlerdir. Keşfi yapan, Alman Devletler Araştı
rma
Enstitüsü
ilim adamlarından Friedrich Bender'dir. Bender,
Cûdî dağ?
?nda bulduğu katrana benzer bir madde ile birbirine
yapı
şmış kalın tahta
parçalarını Almanya'ya
götürerek analiz
ettirmiştir. Sonuçta katranımsı
maddenin 50 bin, tahta
parçalarının ise; 6630 yıllık olduğu
açıklanmış
tır. İlim adamları bu tarihlemedeki hata
payının 300
yılı
geçmeyeceğini söylemişlerdir.
Bender'in,
çal?
?şmaya başlamadan önce
Kur'ân-ı
Kerîm'i ve Tufanı anlatan
Gılgamış destanını incelediği
ve
geminin Dicle ile Zap suyu arasında
karaya oturduğu kanaatine vardığı da
bildirilmiştir.
Cûdî adını taşıyan ikinci yer ise,
Doğu
Beyazıt bölgesindeki Cûdî tepesidir. Halen bu
tepede gemiye
benzeyen bir kütle mevcuttur. Buradan alınan
örneklerde, silisleş
miş ağaç kırıntıları ve saf
demiroksitten ibaret parçacı
klar bulunmuştur. Kütlenin
yapı
sı, etrafındaki topraktan son derece farkl?
?dır ve civarda yapılan
jeolojik araş
tırmalar bu bölgede bir su baskın?
?nın meydana
geldiğini doğ
rulamaktadır. Ancak buraya Cudi adının verilmesi son
yıllarda
olmuştur. Bu
bakımdan burayı, Kur'an-ı Kerim'de bildirilen
Cudi
olarak
göremeyiz.
Özetle; araştırmalar
sürüp
gidiyor ama dişe dokunur bir mesafe alındığını
söylemek hala
mümkün değil. Avrupa gazetelerinde
geminin
Cûdî'de bulunduğu şeklindeki haberler aniden
ve ş
üpheli bir şekilde kesilivermişti. Bundan sonra yapılacak iş,
tufanla ilgili
bütün belge ve dökümanların
Kur'ân-ı Kerîm ve hadis-i şerifler ve bunları
yorumlayan
İslam alimlerinin değerli kayıtları ışığında tekrar
incelemektir. Bu verilerin
ehil
kişilerce etraflıca gözden
geçirilmesi daha sağlıklı
araştı
rmalara zemin
hazırlayacaktır. Böylece dünya tarihinin
en
büyük keşiflerinden biri için önemli bir
adım
atılmış olacaktır.
|