Yusuf A.S
Peygamber
"ANDOLSUN Kİ;
YÛSUF aleyhisselam VE
KARDEŞLERİNİN HAYATINDA,
SORANLAR İÇİN
NİCE
İBRETLER VARDIR."
Yûsuf;
7
Kur'ân-ı Kerîm'in 111
ayetten
müteşekkil olan 12. suresi, Yûsuf aleyhisselamın
hayatını
anlatmaktadır. Allahü teala Yûsuf aleyhisselama
ait bu kısayı
"ahsenu'l kasas/kıssaların en güzeli
şeklinde vası
flandırmıştır.
Yûsuf aleyhisselam,
Hazret-i Yakub'un oğludur.
Dedesi Hazret-i İshak, babasının amcası
Hazret-i İsmail,
büyük
dedesi ise Hazret-i İbrahim'dir.
Hem kendisi, hem de
ataları Efendimizin bir hadis-i
şeriflerinde "el
Kerîm/keremli" sıfatı ile yadedilmişlerdir.
Her peygamber
gibi
sıkıntı ve belalarla imtihan edilmiş ve çektiği acı
ve
ızdı
raplardan sonra günün birinde kendisine risalet verilmiştir.
Babası tarafından Yusuf aleyhisselama
gösterilen
ilgiyi
kıskanan diğer kardeşleri bir komplo hazırlarlar.
Önce bir bahaneyle
öldürmek isterler. Ancak daha
sonra bir kuyuya atmaaya karar verirler.
Babalarının istememesine rağmen zorla
razı ederek Hazret-i
Yûsuf'u
gezintiye
götürürler ve bir kuyuya
bırakırlar. Bir
süre sonra oradan geçen bir ticaret kervanı
tarafından
çıkarılır ve Mısır hükümdarı
nın
yüksek rütbeli memurlarından birine bir kaç
dirheme
satı
lır.

Hazret-i
Yusuf'un
satılışını
gösteren bir resim
Aradan yıllar geçer. Hazret-i
Yûsuf
bütün güzelliğiyle Mısır'da nam
yapmışt?
?r. Onun bu yakışıklılığı takat getirilemeyecek bir
baskıya
maruz
kalmasına neden olur. Baskıyı yapan da Hazret-i
Yûsuf'un
köle olarak bulunduğu evin sahibesi
Zeliha'dır. Hazret-i
Yûsuf'un dayanılmaz cazibesinin
yanısıra, kocasının
iktidarsız
ve kendisinin bakire olması, Mısır
sosyetesini oluşturan kadı
nların kışkı
rtmasıyla Hazreti Yusuf'u
taciz eder. Hazret-i
Yûsuf kapıya doğru
kaçarken
kadının kocasıyla burun
buruna gelirler. Mesele anlaşılır
ancak
suçlunun kim olduğu merak
edilir. Kadın tarafından birisi;
"Eğer gömleği önden
yırtılmışsa kadın
doğru
söylemiş demektir. Değilse, arkadan
yırtılmışsa, erkek
doğru
söylemiştir" diye şahidlik eder.
Kocası,
gömleğin
arkadan yırtılmış olduğunu
görünce Hazreti Yusuf'un
suçsuz olduğu
anlaş
ılır.
Yûsuf aleyhisselam
hiç kimseye bir şey
anmasa da olay şehirde süratle duyulur.
Rahatsızlık verici boyutlara
ulaşır. Devlet otoritesini sarsıcı bir hal alır. Hazret
-i Yûsuf,
suçsuz olduğu bilindiği halde hapse atılır. Fakat zindan
onun
için bambaşka bir aleme açılan kapı olur. Burada
peygamberlikle şereflenir ve İslamı tebliğe başlar. Güneş
görmeyen bu karanlık yerde ibadetlerini aksatmamak için o
güne kadar yapılmamış yeni bir "zaman tespit
aracı
"
yapar. Zindan bir medrese halini alır. En azılı
suçlular bile
onun tebliğiyle
hidayete ererler. Burada bir kaç
sene kalır. Kendisiyle birlikte
hapse giren iki
kişinin rüyasını
yorumlar. Bu kişiler, Mısır
hükümdarının yakın
hizmetinde bulunan kimselerdir. Hazret-i
Yûsuf'un yaptığı
yoruma göre biri kurtulacaktır, diğeri
ise
asılacaktır.
Gerçektende biri asılır, diğeri kurtulur. Kurtulacağ
ını
tahmin
ettiği kişiye; "Beni Efendinin yanında an"
demesine rağmen
şeytan unutturur. Hazret-i Yûsuf bu sebeple bir
kaç yıl
hapiste
kalır.
Köleliği bir rüya ile
başlamıştı.
Sultanl?
?ğı da bir rüya ile başlar. Ama bu sefer
rüyayı
gören
Mısır Melikidir. Bir gün maiyyetine;
"Yedi
zayıf ineğin yedi semiz
ineği yediğini, yedi başlı başak ve bir o
kadar da
kurumuş başak
görüyorum. Bu rüyayı
yorumlayabilecek kimse varsa
söylesin" dese de kimse
yorumlayamaz.
Nice zaman sonra hapisteki iki kişiden kurtulmuş olanı
bu
rüya sebebiyle Hazret-i Yûsuf'u hatırlar ve
hükümdara bahseder. İzin alarak zindana gider ve
rüyayı
anlatır. Ondan yorumlamasını ister. Yûsuf
aleyhisselamın yorumu ş
öyledir; "Yedi sene boyunca ekip
biçtiğiniz ekinin yediğ
inizden artanını başaklarında
bırakın.
Sonra bunun ardından yedi kurak yıl
gelir. Tohumluk için
saklayacağ?
?nız az miktar hariç,
önceden biriktirdiklerinizi
yiyip
götürür. Sonra bunun
arkasından da bir yıl
gelecek,
insanlar sıkıntıdan kurtarılıp
bereketlendirilecekler."
Hükümdar, yorumu
duyunca
çok
beğenir. Yûsuf aleyhisselamı hapisten kurtararak onu
maliye bakanlığ?
?na getirir. Doğruluğu, iffeti ve müşfik idaresiyle
kısa
zamanda
bütün Mısır'ın sevgilisi olur. Bir
yandan dev bir
ülkenin maliyesini idare ederken diğer taraftan Peygamberlik
görevini
ifa
eder.
Nihayet beklenen uzun kıtlık
yılları gelir. Hazret-i
Yûsuf'un aldığı tedbirler sayesinde,
civar ülkeler
kavrulurken
Mısırlılar kıtlık
yüzü görmezler.
Hatta zahiresiz
kalan komşu
toprakların insanları, peşpeşe kervanlarını
Mısır'a
yollarlar.
Hiçbiri boş olarak çevrilmez. İşte
bu kervanlardan birinde,
Yûsuf aleyhisselamı babasından ayırıp
kuyuya atan kardeşleri
de
vardır. Kardeşler Hazreti Yusuf'u tanımazlar. Bir
dizi olaydan sonra
Hazreti Yusuf
kendisini tanıtır ve babasını da Mısı
r'a davet eder.
Mısır meliki, nereye yerleşecekleri konusunda onları
serbest
bırakır. Yûsuf aleyhisselam ale fertlerinin Casan (Goşen)
bölgesine
yerleştirilmelerini ister. Zira tevhid akidesine bağlı ailesinin,
Mı
sır'ın
çarpık yapısından
mümkün
mertebe uzak kalmaları
nı ve gelecek nesillerin de
küfürden
korunmalarını arzu
etmektedir. Yakub aleyhisselam
Mısır'a yerleştikten
sonra 17 sene daha huzur
içerisinde
yaşar ve vefat eder. O da evlatları
nın Mısır'da tevhid
akidesini
terketmelerinden korkmaktadır. Son anlar?
?nda etrafına topladığı
çocuklarına, daha önce dedesi
İbrahim aleyhisselamın
yaptığ
ı vÂsiyeti tekrar ederek;
"Oğullarım, Allah size
dinini
seçti. Siz de ona teslim olmuş
olarak can verin" Sonra
sorar;
"Benim vefatımdan sonra kime
kulluk edeceksiniz?"
Oğulları cevap
verirler; "Senin Rabbine ve
ataların İbrahim, İsmail
ve İshak'ın
Rabbi olan bir Allah'a kulluk
edeceğiz. Bizler ona teslim
olmuşuzdur"
Babasının vefatında
Yûsuf aleyhisselam 56 ya?
??
?ndadır ve daha uzun seneler yaşayıp
110 yaşında vefat eder.
İsrâiloğulları onun döneminde
Mısır'da
seçkin
bir sınıf olarak yaşarlar. Zamanındaki
hükümdar Yûsuf
aleyhisselama tabi olup devlet işlerini
ona bırakmıştır. Önce Melik vefat
eder, sonra da Yûsuf
aleyhisselam... Vefatından hemen önceki
yakarışı
ş
öyledir; "Rabbim, bana
hükümranlık
verdin,
rüyaların tabirini öğrettin.
Ey göklerin ve yerin
yaratan?
?; dünyada ve ahirette koruyanım sensin.
Benim canımı
müslüman olarak al ve iyilere kat." Sonra
gelen
yöneticiler İsrâiloğullarını hor görmeye başlarlar.
Ta ki; Mûsâ aleyhisselam peygamber olarak vazifeye başlayana
kadar
bu durum devam eder.
YAŞADIĞI
DÖNEM
Mısır, insanlık tarihinin
en
eski
medeniyet merkezlerinden biridir. Kur'ân-ı Kerîm,
hiçbir toplumun peygambersiz bırakılmadığını bildirmektedir.
Hatta
bazı toplumlara aynı anda birden fazla peygamber gönderildiği
de
bilinmektedir. Mısır gibi bir medeniyet merkezinin de bundan mahrum
kaldığı
düşünülemez. Fakat
Kur'ân-ı
Kerîm, Mısıra gönderilmiş
peygamberlerden ilk olarak
Yûsuf aleyhisselamdan bahseder. Her ne kadar
açı
kça bir
tarihleme yapmasa da yaşadığı
döneme ait bazı
ipuçları
nı en ince detaylarına kadar
verir. Kur'ân-ı
Kerîm'in
eski Mısır hayatına
ait verdiği bu bilgilere arkeoloji
ancak son yüzyılda
yaptığı
araştırmalarla ulaşabilmiştir.
Hazret-i Yûsuf'un
kı
ssası, MÖ
1700-1600 sıralarında Mısır'ı istila
eden ve Asyalı
kavimler
topluluğundan müteşekkil Hiksoslar
dönemini hatı
rlatmaktadır.
Bu ihtimali kuvvetlendiren bazı sebepler
vardır ki birincisi; Yûsuf
isminden
kaynaklanmaktadır. Yûsuf
adına şahıs ismi olarak Hiksosların
dilinde "Yu-ys"
şeklinde rastlanır. İkincisi; Bu dönem
monoteist eğilimlerin en yoğun
olduğu dönemlerin hemen civarıdır. 1400
-
1350 tarihleri arasında
ortaya çıkan Aton dini, yeni krallık
döneminin 18.
Sülalesine mensup olan firavn Akhneton yahut
Amenhotep
IV tarafından
birdenbire Mısır'ın dini ilan edilir.
Güneş yuvarlı
ğı ile
simgeleşen Aton, tevhidi
öngören bir dinin ilahının
Mı
sır dilindeki adı olur. Bu dine
ait bilgiler Akhneton'un kurduğu
başkent olan Tel
el Amarna'da ele
geçirilmiştir. Aslında tek
ilah addedilen Aton, Tutmose
III zamanından
beri biliniyordu ki bu, peygamberlerden
arta kalan tevhid inancının
kalıntısı
ndan başka bir şey değildi.
Akhneton zamanında ortaya
çıkan tek
tanrılı dinin,
gerçekten ilahi bir din olup olmadığı
konusu olup
olmadığı
konusu henüz tam olarak anlaşılabilmiş değildir.
Sebebi
de hiyeroglif
metinlerinin İslami birikimleri olmayan uzmanlarca
günümüz dillerine çevrilmiş olmasıdır.
Zira
bu
tercümanların hakim oldukları literatür, tahrif edilmiş
Kitab-
ı
Mukaddes'in tezgahından geçmiş, bazen
putperestliğe
kaymış bir
inanç sistemine sahiptir. Dolayısıyla bu
gözlüğ
ün ardından bakılarak yapılan
tercümelerde, karanlıkta kalan
pekçok husus
bulunmaktadır.
Bu arkeologların tercümelerine
göre
Akhneton'un ortaya
çıkardığı dinin simgesi
güneştir. Oysa, ilk peygamberden
son peygambere kadar vazedilen
tüm
şeriatlerde Allahü teala, onun
yarattıklarıyla
resmedilmemiştir. Belki de
Akhneton, Mısır tarihinin en
güçlü sınıfı olan
Amon rahiplerinin siyasal
gücünü kırmak için
böyle bir
sistem
geliştirmişti. Nitekim bunun tam tersi II. Ramses zamanında
yaşanmıştır. II.
Ramses, Amon rahiplerin siyasal
gücünü artırırken,
Amon rahipleri de onun dinsel
gücünü artırmışlard?
?r. Öyle ki, o
zamana
kadar görülmemiş boyutlarda bir
uygulamayla
"tanrı
" ilan edilmiştir. Gerçi daha
önce
tanrılık iddiasında
bulunan firavunlar çıkmıştı
fakat, II.
Ramses'in uygulaması
kadar olmamıştı.
Üçüncü sebebi ise
ş
öyle izah edebiliriz; Kur'ân-ı Kerîmden
anlaşı
ld?
?ğına göre Yûsuf aleyhisselam, Mısırlı
idarecilerle -
tebliğin
dışında- hiçbir itikadi
çatışmaya girmemiştir.
Başka bir
deyişle, Mısırlı idareciler
Yûsuf aleyhisselamın tevhidi
tebliğ etmesine
karşı
çıkmamışlardır. Oysa klasik Mısır
idarecileri kendilerini
tanrı ilan edecek kadar sapkınlık içerisinde
olmuşlardır.
Demek ki
Yûsuf aleyhisselam dönemindeki Mısır
idarecileri
böyle bir
itikada sahip değillerdi. Faklı bir
kültüre
sahiptiler.
Kur'ân-ı
Kerîm'de, Yûsuf
aleyhisselam
dönemindeki Mıs?
?r yöneticisi
"melik" olarak
isimlendirilmektedir. Oysa
Mûsâ aleyhisselam dönemindeki
yönetici
hakkında "firavn" ismi kullanılmaktadır. Bu da
ister
istemez,
Mısırda çok farklı ve özel bir dönemi akla
getirmektedir. Büyük bir ihtimalle Hazret-i Yûsuf
Hiksoslar?
?n
döneminde vazife yapmıştı.
HİKSOSLAR
Hiksoslar
kimlerdi ve nereden gelmişlerdi? Bugüne kadar elde
edilen arkeolojik verilere
göre Hiksoslar dönemini şu şekilde
özetleyebiliriz;
MÖ 1700'lerde Mezopotamya ve
Mısırın Kuzey kesimleri
büyük bir istila dalgasıyla
sarsılır. Bu istilalar
bütün siyasi ve dini dengeleri
altüst eder. Mısırın
kuzeyini işgal eden Çoban Krallar
yahut, Yabancı Ülkelerin
Prensleri
olarak zikredilen Hiksosların tek bir
kavim mi, yoksa kavimler topluluğu mu
olduğu yine de
tartışmalıdır. Irki
tiplerini anlayabileceğimiz ne bir sfenks, ne bir
heykel,
hiçbir resimsel
kanıtları yoktur. Hiksosları resmeden tasvirler ise
mısı
rın yerlileri
tarafından yapılmıştır. Kesin olan Asyalı oldukları
dır. Kısa
sayılabilecek bir dönemde Mısırın sosyal hayatını
derinden
etkileyen
Hiksosları XVIII. Sülale firavunları Mısrdan
çıkarmışlard?
?r. MÖ 17. Yüzyılda
Mısırda
hüküm
süren bir Hiksos kralının
Girit'e
gönderdiği bir vazonun
kapağında kendi adı olan
"Khan/Khayan" ismi
geçmektedir. Khan asya
kökenli bir addır.
Türkçedeki Han ve Kağanı
çağrıştırmaktadır.
Ayrıca Hiksosları tasvir eden kabartmalar
tipik Asya kökenli insanların
resimlerini yansıtırlar. Fakat
kullandı
kları dilin Sami kökenli olduğu da
nakledilmektedir.
Kuzey'de
Hiksosların hüküm
sürdükleri
dönemde, Güney Mısır
tahtında
olan Kraliçe
Haçepsut, bir yazıtında
şöyle der;
"Kuzey
ülkesinde, Avaris'te
Asyalılar var..." Avaris,
Hiksosların
başşehri idi. Yine Hiksoskralı
Apophis'ten bahsedilen bir başka
kayıt ?
?öyledir;
"Sıkıntı Asyalıların şehrindeydi.
Kralları
Apophis
Avaris'teydi..."
Hiksosların işgalini yaşayan
M?
?
sırlı tarihçi Manetho, o dönemde yaşananları
ş
öyle
anlatmıştır; "başımızda Timaios isimli bizden
bir kral
vardı. Her ş
ey onun zamanında başladı. Tanrı bizden neden
razı değildi
bilemiyorum. Doğ
udan gelen yabancı adamlar aniden yurdumuzu
bastılar. Cesur
insanlardı.
Hiçbir karşıkoymaya rastlamadan
ülkemizi ele
geçirdiler.
Yöneticilerimizi boyunduruk
altına aldılar. Şehirlerimizi
yağmaladılar,
mabedlerimizi yıktılar,
erkeklerimizi
öldürüp
çocuk ve
kadınlarımızı esir
aldılar. Sonra kendi krallıklarını
kurdular.
Krallarının adı Salatis idi.
Yukarı ve aşağı Mısır'ın
hakimi
oldu. Gerekli yerlere garnizonlar
kurdu. Salatis'in askerlerinin sayısı 240 bin
idi."
İlk hece Heg/yönetici, Mısırca bir kelimedir.
İkinci
hece ise, doğu çölü
göçebe
ırkları
için Mısır'da genel bir
ünvan olarak kullanı
lan Shasu
kökenli olmalıdır. Hiksos
hükümdarları
ndan Khayan,
kendisini; Heg
Setu/çöllerin
hükümdarı olarak
adlandırıyordu.
Ön asyaya at ve atlı
arabayı ilk olarak
Güney
Asyalı Mitannilerin getirdikleri bilinmektedir.
Mısıra da at ve atlı
arabayı ilk
getirenler Hiksoslardır. Sonuç
olarak Hiksosların Asyalı
oldukları, Mı
sırın yerli
kültüründen farklı bir
kültüre
sahip oldukları kesindir. Bütün bu
bilgilerin
ışığında
şunu söyleyebiliri; büyük bir
ihtimalle
Yûsuf
aleyhisselam, Hiksoslar döneminde başşehir Avaris
(veya
Memphis)'te hem peygamberlik, hem de Maliye bakanlığı
görevini
sürdürmüştü.
ORBİNEY
PAPİRÜSÜ
Bu isimle
anı
lan
papirüs, Eski Mısır uzmanlarınca deşifre edilince
Yûsuf
aleyhisselamın kıssasına benzer bir hikaye ortaya
çıktı.
"İki kardeşin hikayesi"
başlığını taşıyan
papirüs, 19. Mısır hanedanı
zamanında (MÖ 1306-1186)
yaklaşık olarak Yûsuf
aleyhisselamdan 200 sene sonra kaleme alınm?
?ş
tır. Eski Mısır
literatürüne giren bu hikayenin kaynağı,
Eski
Mısır
uzmanlarınca incelenmiş ve Yûsuf aleyhisselamla bağ
lantısı
araştırılmıştır.
BAHRU'L
YÛSUF
Günümüz Mısırında Kahire şehrinin
130
km
güneyinde Medinetu'l Faiyun isimli verimli vadinin adı
Bahru'l
Yûsuf adını taşımaktadır. Zira bu
bölgede
Yûsuf
aleyhisselam tarafından inşa edildiği rivayet
edilen 334 km
uzunluğunda sulama
kanalları mevcuttur. Bu kanallar olmasaydı
bölge
çöl
halinde olacaktı. Kanalların inşa
yılı Yûsuf
aleyhisselamdan
öncedir. Yûsuf
aleyhisselam, kıtlık yıllarına
hazırlık
yaparken esaslı bir tamirden
geçirmiş olabilir.
Bugün dahi bu vadide
bol miktarda portakal,
mandalina, şeftali, zeytin, nar ve
üzüm yetiş
tirilmektedir.
SAATİN KEŞFİ
İslami
kaynaklarda Yûsuf aleyhisselamın saati
keş
feden kişi olduğu belirtilmiştir.
Zindanda kaldığı süre
içerisinde ibadetlerini vaktinde yapabilmek
için
"zaman
ölçen" bir alet yaptığ?
?nı
bildirmişlerdir.
Şüphesiz
insanoğlu,
yeryüzünde yaşamaya başladığı günden
beridir
zamanı ölçmek için güneşten
faydalan?
?yordu. En ilkelinden en gelişmişine kadar çeşitli
güneş
saatleri kullanmaktaydı. Fakat o güne kadar
güneş kullanı
lmadan vakti tayin edebilecek bir alet henüz
keş
fedilebilmiş değildi. İlk
insan Hazret-i Âdem'den beridir
tebliğ edilmiş
şeriatlerde emredilen
namaz, oruç gibi ibadetler, belirli
vakitlerde yapı
lmaktadır. Bu vakitler,
güneşin hareketlerine
göre tespit edilmiştir.
Yûsuf
aleyhisselam, zindan gibi
güneşten mahrum bir mekanda vaktinde
ibadet
edebilmek için
o güne kadar hiç kullanılmamış
bir
alet geliştirmiştir ki
bu, bir su saatiydi. Nitekim arkeologlar, Mısır'da bir Amon
tapınağında yaptıkları kazıda, Firavn Amonhotep III zamanından
kalma
zaman ölçen bir su saati bulmuşlardır. Bu firavun,
MÖ
1408-1372 yılları arasında yaşamıştı. Üstelik
bu firavn, meş
hur
Aton inancını Mısır uygarlığına sokan Amonhotep
IV (Ikhnaton)
'un
babasıydı. Bu dönem ise, Hiksoslardan sonra
yaşanan
dönemdir.
SU
SAATLERİ
İlk
tipleri Mısır'da
bulunan su saatleri, dibinde delik
olan bir kovanın boşalması
ve dolmasıyla
zamanı gösterir. Bu
saatler, zamana yeni bir bakış şeklini
mümkün kılmışt?
?r. Güneş saatleri belirli bir
zamanı
gösterirken, su saatleri ne
kadar zaman geçtiğini de
gösteriyordu. Bu yüzden su
saatinin keşfi zaman
ölçümünün
gerçek
baş
langıcı sayılabilir.
Su
saatlerine su hı
rsızı
anlamına gelen "clepsydra"
deniyordu. Su saatleri
yüzyıllar
boyunca mekanik saatlerin bulunmasına
kadar kullanılmış
tır. Tek
çanaktan oluşan su saatlerinde,
içi su dolu ve altı
nda bir delik olan
çanağın
içinden dışarı su boşald?
?kça
içindeki
muntazam işaretler zamanın geçiş
ini
göstermektedir. Bu
alette gece ve gündüz eşit olarak
12
saate ayarlanmıştı.
Su saatlerinin başka
bir
çeşidi de dibinde delik olan metal bir kaptan oluşuyor. İçi
su dolu
böyle bir kap daha geniş bir kabın içine
konduğunda
yavaş
yavaş doluyor ve dibe batıyor. Mısır'dan
başka, İngiltere ve
Seylan'da da bulunmuş olan bu tip su saatleri,
günümüzde hâlâ Kuzey
Afrika'da
bazı yörelerde kullanılmaktadır. Su saatleri
popülerleş
tikçe daha çok özenilerek
yapı
lmaya başlanmış ve
karmaşık mekanizmalar üretilmiştir.
Bugün, Eski Mısır
medeniyeti kadar didik didik edilmiş
bir eski medeniyet daha yoktur. MÖ
3000
ile MÖ 332 arasında Mı
sır'da
hüküm
sürmüş 31 hanedanın
bütün firavunları
ismen tek tek bilinmektedir. Onbinlerce yazıt
ve
tarihi dökümanlar
müzelere kaldırılmıştır.
Maalesef
tüm bu yazılı
belgeler İslami birikimden mahrum insanlar
tarafından deşifre
edilmişlerdir. Buna bir
de özellikle İngiliz
arkeologların kasti tahrifatları
eklenince pek
çok gerçek
karanlıkta kalmıştır.
Kur'ân
-ı Kerîm'de
kıssası anlatılan
Yûsuf aleyhisselamın
dönemine ait
olayların kayda
geçmemiş olması imkansı
zdır. Sadece
bugüne kadar elde
edilen yazılı belgeler bile İslami
birikime sahip
arkeologlar tarafından gözden
geçirilirse, pek
çok
hakikat günyüzüne
çı
kacaktır.
Hazret-i YUSUF'tan Hazret-i
MUSA'ya
Son yılların ilginç
cinayetlerini şöyle bir aklınızdan geçirin; Enver
Sedat'ın
askeri bir töreni izlerken uzun menzilli onlarca silahla
taranarak
öldürülmesi, İsrail başbakanı İzak
Rabin'in
sı
rtından vurularak öldürülmesi...
Daha da gerilere
gidersek
İsveç başbakanı Olof Palme, İtalya
başbakanı Aldo
Moro'nun
öldürülmeleri birer
basit sebeplere mi
dayanıyordu? Bunlar
hangi güçler
için birer engel
olmuşlardı? Peki Marilyn
Monroe, Bruce Lee ve oğlu
Brandon'un
öldürülmelerindeki bilinmezliğin
sebebi neydi?
Ülkemize baktığımızda Çetin
Emeç, Uğur
Mumcu,
biraz daha gerilerde Gün Sazak neden
öldürülmüşlerdi? Hem de hiçbiri
sağ
kalma şansı bulamayacak derecede adeta imha edilmişlerdi. Neden
acaba?
Çetin Emeç Amerikalıların Ağrı'da
Hazret-i
Nuh'un gemisini aramak bahanesiyle Urartu altın madenlerinin
peşinde
oldukları
nı mı iddia etmişti? Uğur Mumcu, PKK ile bazı derin
kişilerin
enseye tokat samimi
pozisyonlarını mı yakalamıştı? Peki
Gün
Sazak'a ne demeli?
1980 öncesinin bu başarılı
devlet adamı
gümrüklerde
çok sıkı bir
denetime girişmişti.
Hemen arkasından da vurulmuştu.
Acaba bu denetimden
hoşlanmayanlar mı
Gün Sazak'ı ortadan
kaldırmışlardı? Tüm bu
olayların üzerindeki esrar
perdesi ne
zaman kalkar bilemeyiz. Hem bizim
bunlara aklımız da ermez. Ancak
iyi bildiğimiz bir
husus varsa o da, bu tür
olayların insanlık tarihi kadar
eski olduğudur.
Bunlardan birisi de
günümüzden
binlerce yıl önce
Eski Mısı
r'da yaşanmıştır.
1998
yılının en
çok
konuşulan konularından birisi
ünlü Mısır
firavunlarından
Tutankamonun bir cinayete kurban
gidip gitmediği
üzerineydi. Batı
dünyasında hemen her gazetede
buna dair
haberler yayınlandı.
Sempozyumlar düzenlendi hatta internette
adeta
doküman savaşları
yaşandı. Tabiatıyla türk
medyasına da yansıdı bu konu... Politikayla
yatıp darbeyle kalkan
medyamız
için ümit verici bir gelişme olarak
görülebilirdi.
Ancak araştırmacı gazetecilerimizin haber
konusunda
bihaber olduklarına ş
ahid oldu cümle alem... Zira
hiç bir araştı
rma gereği duymadan
ajanslardan geçen
haberi aynen yayınlamışlardı.
Hal böyle
olunca tarihin en
önemli dönüm noktalar?
?ndan biri olan bu
cinayet
"iktidar hırsı ve karı
yüzünden"
işlenen bir suça
dönüşüvermişti.
Haberin
kaynağı Amerikalı
Eski
Mısır uzmanlarından Prof. Robert Brier'e ait olan
"Tutankamon'un
Öldürülmesi"
isimli
kitabın piyasaya
çıkmasıydı. Bu kitap aylardır internette iki
ayrı
cephede
sürdürülen "Tut'un
öldürülmesi" üzerine yapılan
münakaşaların bir uzantısıydı. İngiliz ve Amerikalı
araştı
rmac?
?lar birbirlerinden habersiz bu konuda kafa yoruyorlardı. Sonunda
Amerikalı
uzman,
Clinton'un Monikaya sarktığı iddialarının etkisi
altında kalm?
?ş olsa
gerek son noktayı cinayet senaryosuna bir kadın
oyuncu ekleyerek
koymuştu.
Öldürenler konusunda da
tereddütler vardı.
Yaşlı Vezir
Ay, veya ordu komutanı
Horemheb'in bir marifetimiydi. Aslında
tüm bu
soruların
cevabını almanın en kestirme yolu Tut'un
bizzat kendisini sorguya
çekmekti ancak cinayetin mefulü 3500 sene
önce
dünya değiştirmişti. Sakın binlerce sene önce
işlenmiş
bir
cinayetten bize ne demeyin kaybedersiniz. Elin gavuru enstitüler
ve
ekipler kurarak
Eski Mısır tarihini böylesine didik didik ediyorsa mutlaka
bir sebebi vardır.
Mısır tarihi insanlık tarihinin geniş bir özeti
gibidir.
Olayların mantığı
o gün de bugün de aynıdır.
Değiş
en yalnızca tarih ve kiş
ilerdir.
Evet
gerçekten de tarihin en
ilginç siyasi
cinayetlerinden birisi de Eski
Mısır'da işlenmişti. O
günlerde
yaşanan olaylar
bütünüyle incelendiği
zaman
görülecektir ki bu cinayeti ilginç kılan basit bir iktidar
hırsı değil yerleştirilmek istenen rejimdir. Kurban, Tutankamon isimli
genç
firavun, cinayeti planlayan ise ordu komutanı Horemheb'tir.
Üstelik maktul
rejimin bağlılarındandır. Horemheb Tutank'ı
ortadan kaldırdıktan sonra
cinayette işbirlikçisi olan vezir
Ay'ı
tahta geçirir. Yeni rejime
böylece nispeten sivil bir
görüntü veren Horemheb,
yaşlı vezir
ölünce Mısır'ın tek hakimi olur ve resmi
devlet
rejimini
kademe kademe Mısır'a yerleştirir. Şimdi sizlere
Tutankamon'un
öldürülmesiyle ilgili
bütün bilgileri
sunuyoruz. Okuduktan sonra kararınızı
verirsiniz.
Tut'un
öldürülmesi karı meselesi
veya iktidar hırsı
yüzünden mi olmuştur. Yoksa, firavun ve
ordusunun Kızı
ldeniz'de imhasıyla sonuçlanan muhteşem
olayların bir baş
langı
cı mıdır?
Tutankamon, Mısı
r'a tek
tanrı fikrini adeta zorla
kabul ettiren İhnaton'un biricik damadı
dır.
İhnaton'un asıl ismi
Amonhotep'tir. Ancak Mısır'ın
klasik
çok tanrılı
ve insan tanrılı dinini terkederek Aton adını
verdiği bir
dini yerleştirmeye
çalışır. Bunun için ismini bile
değiştererek
Amonhotep
yerine İhnaton ismini kullanır. Amon rahiplerini pasifize
eder. Tapınakları
nın
kapılarına mühür vurur.
Tüm kitabelerdeki tanrı
isimlerinin arkasına gelen çoğul eklerini
kaldırır. Tek tanrı fikrini
yerleş
tirir. Ancak bu tek tanrı fikri biraz karışı
ktır. Zira İhnaton'un
tek tanrı
olarak ortaya attığı düş
üncede tanrı,
güneş diski
ile sembolize edilmektedir. Adem
aleyhisselamdan beridir,
İslamın hiçbir
versiyonunda yaratıcı sembolik
te olsa
resmedilmemiştir. Güneş merkezli bu
tek tanrı fikri ilahi orijinli değil
tamamen Atonhotep'e ait bir fikirdir. Peki bu fikre
nereden kapılmıştı.
Bunun cevabını biraz gerilerde, Hazret-i Yusuf'un
yaşadığı
Hiksoslar
döneminde bulabiliriz.
Bilindiği gibi Hiksoslar
Mısır'?
?n yerlisi olmayan
insanlardır. Mısır'ı işgal ettiklerinde,
yerlilere ait
tüm
tapınakları yerle bir edernler. "Amon
Rahipleri"
topluluğunu
da dağıtırlar. Ancak, değişik asyalı
topluluklardan oluştukları
için belirli bir dinleri yoktur. Hazret-i Yusuf, işte
bu dönemde
Mısı
r'da yöneticilik yapmış ve
insanları tek olan
Allah'a davet
etmişti. İslamiyetin halk arasında yayı
lması ve
devletçe de kabul
görmesi Amon rahiplerinin
gücünü tamamen sıfı
rlamıştı. Hiksoslar
Mı
sır'dan çıkarıldıklarında Amon
rahipleri eski
statülerine kavuşurlar. Tapınaklar elden geçirilip
yeniden
inşa
edilir. Dahası, eskisinden de kuvvetli bir şekilde devlet
yönetiminde
söz sahibi olurlar. Bu durumun, Mısır'daki
yönetici
tabakayı rahatsız etmesi kaçınılmazdır.
Firavun
İhnaton
döneminde yönetici tabaka ile Amon rahipleri
arasındaki bağ
lar
kopar. Firavun, Amon tapınağının
gücünü kırmak
için Hiksoslar
dönemindeki inanç sisteminin bir benzerini
getirmek ister. Bu
sistemin kendi kontrolünde olması için
bütün kaideleri Hazret-i Yusuf'un şeriatinden adapte
ederek
yeni
bir din kurar. Amon rahipleri pasifize edilmişlerdir. Ancak devlet
içerisindeki iş
birlikçilerle birlikte fırsat kollamaktadırlar.
Bekledikleri fırsat
güçlü firavun İhnaton
ölünce ellerine
geçer. Üzerlerindeki baskı
hafifler. Devlet, firavunun karısı
Nefertiti'nin yönetimine
geçer. Ancak Nefertiti devlete tam hakim
değildir. Hiç oğlu
yoktur. Bunun üzerine büyük
kızı Meritaten ile
kocası Smenkare (Smenkhkare) yönetimi ele alırlar.
Ancak
çark
dönmeye başlamıştır. Bin kaç ay sonra
Meritaten aniden
hastalanır ve ölür. Dul kalan firavun,
baldızı
Ankesenpaten
(Ankhesenpaaten) ile evlenir. Ancak bu sefer de
Smenkare, henüz
25 yaş?
?nda iken aniden ölür. Bu
sefer dul kalan kraliçe
olmuş
tur. Vakit geçirmeden
Smenkare'nin
küçük amcası Tutankaton ile
evlenir.
Tutankaton'un tahta
geçmesinden sonra çark tersine işlemeye devam eder.
Çocuk firavunun adı değişir Tutankamon olur. Daha önce
İhnaton'un süvari komutanı olan Ay, vezir yani başbakan
olarak
tayin
ediliri. Amon rahipleri eski statülerini kazanmaya başlarlar.
Tapınaklar
yeniden
inşa edilir. Aradan 10 sene geçer. Tutank
büyümüştür. Radikal değişikler eskisi
gibi
hemen
yapılamaz. Ordu, bir daha Mısır'ın dış tehdit
yaşamaması
için bazı değişiklikler yapılması
yönünde
bastı
rmaktadır. Putperest din tamamen
Mısır'a yerleştirilmesine rağmen
Horemheb
hala rahatsızdır. Sebebi
ülkede yaşayan asya
kökenlilerdir.
Bunlardan en tehlikelileri,
Hazreti Yusuf döneminde delta
bölgesine
yerleştirilmiş olan
ibranilerdir. Bunlar, Hazret-i Yusuf
döneminden itibaren devletin
kilit
noktalarına yerleşmekle kalmamışlar,
ülke ekonomisi için
ciddi bir alternatif te olmuşlardır. Hazreti
Yusuf'tan hemen sonra devlet
kademelerinden birer birer uzaklaştırılırlar.
Ancak Mısır'ın can
damarı olan delta bölgesinde ekonomik ve
siyasi bir engel olarak
Mısırlı
ların karşısındadırlar. İbranilerle başa
çıkmanın yolu onları
sınır dışına itmek olamazdı zira
bir
süre sonra tekrar Mısı
r'ın başına bela olacakları
düşünülmektedir.
O halde dış dünya ile
bağlantılarının kesilerek zaman
içerisinde imha edilmeleri en kesin
çözümdür. Ancak yönetimin
baş?
?
ndaki Tutankamon artık çocuk değildir ve alınan bu tip
kararlara
hemen
"okey" demez. Ordu için tek
çıkar
yol kalmı
ştır. O da Tutankamonu ortadan kaldırmaktır.
Nitekim devletin
tepesindeki tepiş
meden nasibini alır,
öldürülür. Kamuoyunun yanl?
?ş
anlaması
nı önlemek için de yerine sivil bir isim, Vezir Ay,
vekaleten bakar.
Ancak ikinci olarak dul kalan Ankesenpaten, etrafındaki
insanların birer
birer ortadan
kaldırılması karşısında
çaresiz kalır.
Güçlü bir
müttefik arar. Hitit Kralı
Suppiluliuma'ya gizlice bir mektup
göndererek, oğullarından birinin
kendisine koca olarak
gönderilmesini ister. Hitit kralı, oğullarından birisini
M?
?sır'a
gönderir. Ancak prensden bir daha haber alınamaz. Bu
olayın
gerisinde
büyük bir ihtimalle general Horemheb vardır.
Yeni bir Hiksos
olayı yaşamamak için Hititli prensi ortadan kaldırmış
olmalıdır.
Çaresiz kalan kraliçe Ankesenpaten yaşlı
vezir
Ay ile evlenmek
zorunda kalır. Bir süre sonra Ay
ölür.
Ardından da
kraliçe... Meydan
Horemheb'e kalır.
Horemheb
döneminde
deltadaki yahudi toplulukları
üzerinde yoğun bir
baskı kurulur.
Bütün hak ve
imtiyazları ellerinden alınmış
bir toplum durumuna
düşerler.
Ancak buna rağmen Horemheb'den
sonra iktidara gelen I.
Seti'yi
ürkütürler. Firavun
bunun da bir
çaresini
bulur. Önce ibranilerden tehlikeli
gördüklerini
güneyde inşa edilen yeni başkent
Luksor'un inşası
için
sürer. Böylece İbranilerin
dünya ile
irtibatları kesilmiş olur.
Ancak nüfuslarının hızla
artması
Firavunun
gözünü korkutur. Oğlu II. Ramses ile
birlikte
acımasız bir
plan hazırlarlar. Üç kademeden oluşan
bu
planın ilk ayağı
İbranilerin güzel kadınlarına el konularak yerli
Mısır halkının
içinde erimelerini sağlamaktır. İkincisi,
çeşitli bahanelerle
erkeklerinin kısırlaştırılmasıdır.
Bunun
için en
küçük bir suçta
dahi verilen
ceza erkeklerin
hadım edilmesidir. Planın
üçüncü ayağı, her
nasılsa
dünyaya gelmiş olan erkek çocukların imhasıdır.
Üstelik bu imha işini bizzat İbrani ebelere yaptırırlar. Bu felaketin bir
benzeri
daha önce İbrahim aleyhisselamdan hemen önceki
dönemde
yaşanmıştı. Sonuçta İbrani
nüfusu
önce duraksar.
Sonra müthiş bir gerileme
gösterir. Devrin
aristokratları, işlerini
yaptıracak hizmetçi
ve kölelerin
azalması sonunda firavuna
çıkarlar. Erkek
çocukların birer
batın arayla imha edilmesi
kararını aldırırlar.
Bu karar İbranileri
oldukça rahatlatır. İşte
Hazret-i
Musa'nın ağabeyi Hazret-i
Harun böyle bir senede
dünyaya gelebilmiştir. Hazret-i Musa ise
imha yılında
dünyaya
gelmiştir. Annesi büyük bir
gizlilik
içerisinde doğum yapar ve
yavrusunu bir sepete koyarak Nil nehrine
salıverir.
|