Ömer Seyfettin 28.2.1884 tarihinde Gönen'de doğdu.
Öğrenimine Gönen'de başlayan Ömer
Seyfettin,
Ayancık'ta ve annesiyle birlikte geldiği İstanbul'da
Aksaray'daki
Mekteb-i Osmaniye'ye devam etti,
Eyüp'teki Baytar
Rüş
diyesi'ni bitirip asker
çocuğu olduğu için
Kuleli Askeri
İdadi'sine yazı
ldı (1893), bir müddet sonra da Edirne
Askeri
İdadisi'ne naklolarak
öğrenimini burada tamamladı. Daha
sonra
İstanbul'da Mekteb-i
Harbiye'ye gelen Ömer Seyfettin,
piyâde
mülâzımı sânisi rütbesiyle
buradan
mezun oldu. Teğmenlikle İzmir'de (1903-1910), sonra üsteğ
men
olarak Rumeli'de görev yaptı (1908-1910). Askerlik'ten
ayrılıp
Selanik'e gelerek, Genç Kalemler dergisinde yazmaya
baş
ladı. Balkan
Savaşında tekrar subay olarak orduya
döndü,
Yunanlılar'?
?n elinde bir yıl kadar esir kaldı.
Esareti sırasında da
öykü
yazamaya devam ederek
bunları Halka Doğru,
Türk Yurdu ve Zakâ
dergilerinde yay?
?mladı. İstanbul'a
dönünce ordudan ikinci
kez ayrı
lıp,
ölümüne kadar Kabataş Lisesi edebiyat
öğ
retmenliği yapan Ömer Seyfettin, 6 Mart 1920 tarihinde
İstanbul'da
öldü..
Öykü
Kitapları
Sağlı
ğında,
Tarih Ezelî Bir
Tekerrürdür (1910), Harem
(1918), Efruz Bey
(1919) adlı
hikâye kitapları yayımlandı. Bilgi
Yayınevi
Bütün
Eserleri adıyla yazarın tüm
çalış
malarını 16 kitapta
topladı. Ömer
Seyfettin'in bu seriden basılan
öykü kitapları şunlar:
Kahramanlar, Bomba, Harem,
Yüksek
Ökçeler,
Yüzakı, Yalnız Efe,
Falaka, Aşk Dalgası,
Beyaz Lale, Gizli Mabet.
Bir
Öykü - BAHAR
VE
KELEBEKLER (*)
Küçük
salonun fes renginde kalın, ağır
perdeli penceresinden dışarı muhteş
em, parlak
bir suluboya levhası gibi
görünüyordu. Saf
mavi bir sema...
Çiçekli ağaçlar... Uyur gibi sessiz
duran deniz... Kar?
?ı
sahilde mor, fark olunmaz sisler altında dağlar, korular,
beyaz yalılar...
Bütün bunların üzerinde bir esatir
rüyasın?
?n
havai hakikati gibi uçan martı
sürüleri! Pencerenin
önündeki şişman
koltuğa gayet zayıf, gayet sarı, gayet
ihtiyar bir
kadın oturmuştu. Bahara,
hayata dargın gibi arkasını dışarıya
çevirmişti.
Sönmüş gözleri köş
elerdeki
gölgelere karışıyordu. Karşısında, bir şezlonga
uzanmı
ş
esmer, güzel bir kız, siyah maroken kaplı bir kitap okuyor;
pencereden,
çiçek, kır kokuları; deniz, dalga fısıltı
ları getiren
tatlı
bir nisan rüzgarı giriyordu. Bir saatten beri ikisi de susuyor,
öyle
duruyorlardı. Bu ihtiyar büyük nine tam doksan
yedi
yaşında idi.
Köşelerin hafif karanlıklarından bazen uyanır
gibi
ayrılan
gözlerini arasıra, karşısında kitap okuyan
genç
kıza, bu
torununun torununa atfediyordu... Birden,
üç dişi kalan
buruşuk ağ
zını açtı.
Esnedi. Bir mumya uzvu kadar sararmış,
katılaşmış
elini başına
götürdü. Kahve
rengindeki yemenisinin altı
nda daha
beyaz görünen
saçlarına dokundu. Bir an
düşündü. Yine
esnedi. Galiba uyanacaktı.
Arkasındaki
açık pencereden giren
muharrik rüzgar onu
tehyic ediyor, kuşların
güneşli cıvı
ltıları,
çiçek ve çimen
kokuları hayalinde uzak,
ezeli bir
fecir, nihayetsiz, mülevven bir sabah uyandı
rıyordu. Yavaş
yavaş
kamburunu arkasına dayadı. Ellerini dizlerine koydu, baş
ını kaldı
rdı.
Biraz doğruldu. Torununun torununa,
"Yavrum,
niçin susuyorsun?" dedi. "Biraz konuşalı
m."
Genç, esmer kız, yeni neslin son
Türk
kadınlarının o asla tatmin edilemeyecek olan ebedi kederiyle
bulutlanan siyah
gözlerini kitabından ayırmayarak,
"Okuyorum
büyükanneciğim"
dedi.
Ancak on sekiz
yaş?
?nda vardı. Şezlongdaki
mühmel uzanışı ona
müstesna bir
letafet veriyor, ince
jüpünün altı
nda bedii bir vuzuh ile irtisam
eden
kalçaları daha dolgun, daha geniş,
dizleri daha narin, daha
mütenasip, eteklerinin pembe beyaz gölgeleri
içinde
pek ş
uh, pek uyanık duran bacakları daha tombul, daha nefis,
ayakları daha
küçük
görünüyordu.
Tuttuğu
siyah maroken cildin
üzerinde beyaz, parlak, zarif, ince elleri asi bir
istical ile
göğ
sünden fırlamak ister gibi kabaran memelerine
dayanıyor, sanki
onları
zaptediyordu. Gür siyah saçları
mağmum,
hüzünlü çehresi etrafında
mesut edici,
düşündürücü bir
zevk veriyor gibiydi.
Büyük nine sordu:
"Okuduğun ne, kız?
?m?
"
"Bir roman."
"Neden
bahsediyor?"
"Hiç."
Büyük
nine tekrar daldı. Karşısındaki,
senelerce evvel
ihtiyarlayıp ölen
torununun bu güzel, bu taze
torununa bakıyordu. Bu
vücut işte
hayatının baharı idi.
Arkasındaki, görmek istediği
şu pencerenin
dışarısındaki
gürültülü,
kokulu bahara
niçin bu
kadar yabancı duruyordu. Kendisini tehyic eden,
mukavemet
olunmaz bir
gençlik arzusu veren, on yedi yaşında bir aşığ
ın
busesi kadar
leziz, muharrik olan bu nisan rüzgarı, niçin onun
meçhul matemlerini örtmüyor, onun dudaklarında
biraz
tebessüm, gözlerinde biraz şule uyandırmıyordu.
Tekrar
sordu:
"Söyle yavrum, o roman ne diyor?
"
Genç kız büyük
gözlerini kaldırdı.
Kitabı dizlerine indirdi. Nazik bir şive ile,
"Büyükanneciğim, Fransızca bir roman i?
?
te..." dedi.
Lakin büyük nine merak
ediyordu,
mutlaka anlamak istiyordu:
"Adı ne?
"Desenchanté..."(**)
"Ne
demek?"
"Sevinçten, saadetten mahrum kad?
?nlar
demek."
"Onlar kimmiş?"
"Biz... Türk kadınları..."
Büyük nine düşündü.
Sol
eliyle
siyah, parlak saçlarını düzelten torununun
torununa ş
imdi pek
elemli bakıyordu: Bu kız tıpkı
büyük matemleri
geçirmiş, felaketler
görmüş bir zavallı gibiydi.
Hiç
gülmüyor, hep mahzun duruyordu. Ah, işte hep bu
kitaplar
onları zehirliyor, onları solduruyordu. Onları bahara, saadete yabancı
bı
rakıyordu. Ansızın kalbinde bir acı duydu. Bu genç, bu
güzel
kıza acıyordu. Titreyen kadit ellerini koltuğunun yanlarına
dayadı. Hiddetlenmiş
gibi biraz yükseldi.
"Sevinçten, saadetten
mahrum kadınlar,
Türk
kadınları mı?" dedi. "Hayır
hayır!
Türk kadı
nları asla sevinçten, sadetten mahrum değildiler.
Sevinçten,
saadetten mahrum olan sizsiniz. Şimdiki kadınlar... Siz
yoruldunuz.
Siz
büyükannelerinize benzemediniz. Ah biz!...
gençken ne
kadar mesuttuk. Bahar, şu arkamdaki bahar bizi
sevinçten deli ederdi. Şimdi
siz
bunları
görmüyorsunuz, siz bu zehirleyici kitaplar
üzerine
düşüyor, kararıyor, soluyor, soluyor, hı
rçın,
berbat,
tahammül olunmaz bir mahluk
oluyorsunuz."
Genç kız
gülümsedi.
Büyükannesinin böyle
hiddetli serzenişlerini her vakit
dinler,
bazen onunla münakaşa ederdi.
"Hiç siz
okumaz mıydınız,
büyükanneciğim?" diye sordu.
"Okurduk. Kibar, büyük efendiler kızları
na
Farisi
öğretir, Cami dersleri gösterirlerdi. 'Tuhfe-i
Vehbi'yi
okuturlardı. Fuzuli'nin, Baki'nin gazellerini ezberlerdik,
Mesnevi'yi
anlardık. Mükemmel seci'ler, kafiyeler yapar,
kocalarımızla
münakaşa eder, hafızamıza, zekamıza,
nüktelerimize
onları
hayran ederdik. O vakit bir kadın için
en büyük
medih:
'Fazıla, edibe, şaire, akı
le....' idi. Şimdi siz Frenk
mürebbiyeler
elinde
büyüyor, kendi lisanınızın
güzelliklerini tanı
mıyor, başka memleketlerin, başka şeylerini
öğreniyorsunuz.
Onlara
benzemek istedikçe, kendi benliğinizden
uzaklaşıyor, etraf?
?nızdan nefret
ediyor, hakikaten sevinçten,
saadetten mahrum kalı
yorsunuz. Ah... At elinden o
kitabı!"
Esmer güzeli
kız yeniden
gülümsedi,
"Peki,
büyükanneciğim" dedi,
"bu kitabı atay?
?m...
Okumayayım. Sonra bize müebbet ve y?
?kılmaz bir hapishane
olan bu sı
kıcı evin içinde bu mevkufiyetin
yalnızlığı
içinde
çıldırayım mı? Okuyor, eğ
leniyor, biraz teselli
buluyorum."
"Hayır kızım,
okuyor, fakat eğ
lenmiyorsun. Gözlerini
görsen... Bir bulut, bir sis
içinde
gibi! Bütün
bütün fenalaşı
yorsun. Bu
kitaplar hep zehir, hep
keder..."
"Peki
söyleyiniz, okumayayım da ne
yapayım?"
Büyük nine düş
ünmeye baş
ladı;
evet, ne yapsın? Şimdi hakikaten her taraf hapishaneye
dönmü?
?tü. Seksen sene evvelki hayatı birden
hatı
rladı; o vakit erkeklerden
ayrı bir kadınlar alemi vardı ki, şimdi
tamamıyla dağ
ılmıştı. Bu alem
pek genişti. Binlerce kadın birbiriyle
konuşur,
görüş
ür, eğlenirdi. Kendilerine mahsus
eğlenceleri, zevkleri
vardı. Moda yoktu.
Annelerinin esvaplarını kızlar giyer,
büyükannelerinin
mücevherlerini torunlar takardı.
Sırmalı
çedik
pabuçlar, kırmızı feraceler... ah hele
kırmızı
feraceler...
baharın yeşil çimenleri üzerinde,
seyir yerlerinde kadı
nlar tı
pkı birer gelincik çiçeği gibi
parlarlardı. Hiç
aralarında çirkin, yani zayıf, hastalı
klı yoktu. Erkekler yalnız
kadı
nlarını tanırlar, işlerinden sonra erkence
evlerine gelirler, zevcelerine
doyulmaz aşk
ve muhabbet sahneleri ibda
ederlerdi.
Kıraathaneler,
gazinolar, birahaneler,
kulüpler,
tiyatrolar, kafeşantalar, kerhaneler,
bütün bu
Türk
erkeklerini eşlerinden ayıran, zavallı
Türk kadınlarını
tenha
evlerde unutulmuş bir bekçi gibi
bırakan felaket mahalleri yoktu. Kad?
?nlar erkekleriyle üzülmeden
yaşıyor, sonra o vakitki aşı
boyalı büyük evlerin
büyük sofalarında,
havuzlu,
kameriyeli bahçelerinde,
bostanlarda, deniz kenarlarında,
cesim, nadir yalı
larda toplanıyorlar, eğleniyorlar,
mesut oluyorlardı. Ne oyunlar,
ne adetler, ne zevkler
vardı ki, bugün hepsi
tamamıyla unutulmuştu.
Bugün
Frenkçe okumak,
mütemadiyen esvap değ
iştirmek, moda
çılgınlıkları
ndan, soğukluklarından, boş
bir tekebbürden,
manasız ve
münasebetsiz bir tefevvuk
iddiasından başka bir şey yoktu...
Alafrangalık bir veba gibi
içimize girmiş, dudaklarımızın
tebessümünü silmiş, feracelerimizi
parçalam?
?ş,
pabuçlarımızı atmış, parmaklar?
?mızı narin bir mercan
gibi
parlatarak güzelleştiren kınalarım?
?zı bile ortadan kaldırmı
ştı.
Eşyamızı, esvaplarımızı değ
iştirirken ruhlarımızı da değ
iştirmişti;
her şey yalan, her şey sahte,
her şey taklit oldu. Saadet uzak bir
hayale, yetişilmez bir
hulyaya inkılap etti.
Adetlerimizle beraber
sevinçlerimiz de
söndü. Şimdi
şaşkın ve mustarip
bir nesil!... Her şeyden nefret
eden, her şeyi fena
gören, karanlık
gören, berbat, hasta tedavisi
imkan haricinde
bir nesil, ah şimdiki mariz ve
müteverrim muhit..
Büyük ninenin
gözleri kapanıyordu. Seksen
sene
evvelki saadetlerin
bugünkü ıstıraplarıyla seri ve ani
mukayesesi,
zihninde şedit
bir yorgunluk husule getiriyor, onu hala yaşadığı
na
müteessif ediyordu.
Genç ve esmer kız yüz
yaşına
girmeye birkaç
adımı kalmış olan bu annesinin
annesinin annesine, bu
mükerrer
büyük ninesine
dalgın dalgın bakarak onun
zamanındaki
kadınların saadetinin ne
olabileceğini tahayyül ediyordu. Fakat
bunu
bulamıyordu:
"Sustunuz, büyükanneciğ
im..."
dedi.
İhtiyar kadın, buruşuk gözlerini
açt?
?:
"Ah!... Eski günleri, eski saadetleri
düşünüyorum."
"Eski
zamanda, sizin zamanınızda bugünden fazla
ne vardı, nineciğim?
"
"Çok...
birçok ş
eyler..."
Büyükanne
tamamıyla doğruldu.
Söyleyeceklerini zihninde toplar gibi bir an
düş
ündü.
Sonra yine başladı. Genç
kız onun dişli
ağzının içindeki
derin sivri karanlığa bakı
yor, oradan
çıkan kelimeleri sanki ziyade tema?
?a ediyordu.
"Evet yavrum, birçok şeyler vardı. Her
şey bizim
için zevk, eğlence idi. Her şey: Çocukluk, mektebe
baş
lay?
?ş, feraceye giriş, kocaya varış, doğuruş, hatta ihtiyarlayış bile...
Bunların hep ayinleri vardı. Her kadının bu devirleri diğer birçok
kad?
?nlar için bir zevk, bir eğlence vesilesi olurdu.
Bütün
hayat?
?mız eğlence içinde
geçerdi. Bir hafta olmazdı ki bir
mektebe
başlama, bir
sünnet, bir düğün, bir loğusa
cemiyeti
görmeyelim. Bu esvaplarımız, kınalarımız bile eğlenceye
vesile
olurdu.
Manilerimiz, şarkılarımız vardı. Toplanır, aramızda
müşavere
eder, kış geceleri divanlardan tefeül ederdik,
mevsimler bile bir eğlence idi. Her
mevsimin kendine mahsus adeti, eğlencesi,
ananesi
vardı. Daha hiç
açmamış, bir senelik
gül ağ
açlarının dibine akş
amdan beyaz kavanozlar kor
içine
yüzüklerimizi,
yüksüklerimizi
atar, ertesi sabah
güneş doğarken mani
söyleyerek tekrar
çıkarı
rdık. Biribirine benzemeyen bin mani bilen,
bütün kış herkesin
lafına, bir söylediğini bir
daha tekrar
etmeden binlerce kafiye bulan kadı
nlar vardı."
Büyük nine ateh getirmiş
ihtiyarların yalnız
çenelerine mahsus olan o yorulmaz faaliyetle devam
ediyor,
sözünü uzatıyordu. O esnada bir kuş
kümesi
pencerenin yakınındaki bir ağacın dallarına konmuştu.
Şiddetle cıvıldaş
ıyorlar, keskin çığlıklarını ihtiyarın
hafif
ve titrek sadasına kar?
?ştırıyorlardı:
"Evet,
yavrum biz
sizin gibi 'Ne yapal?
?m?' diye düş
ünmezdik. Buna
lüzum yoktu. Can sı
kıntısının ne
olduğunu bilmezdik. Hasılı
her şey gülmeye, eğ
lenmeye vesile idi.
Mesela bahar... Ah, siz odalarda
kapalı oturuyorsunuz. Bahar geldi mi, biz
hepimiz
bahçelere
dökülürdük. Baharın
kendine mahsus eğ
lenceleri, ananeleri vardı."
"Ne gibi
büyük nineciğim?"
"Ne gibi olacak
bahar da her mevsim gibi eğlence vesilesiydi. Biz
bir senelik hayatımızı baharda
tefeül eder, güler, eğlenir,
oynardık. Ah bu tefeül... pek
ş
airane, pek latif, pek hassastı. Daima
doğru çıkardı. Hepimiz itikat
ederdik."
"Nasıl?"
"Bahar geldi, ağ
açlar çiçek
açmaya, yapraklar yeş
illenmeye, çimenler baş
göstermeye başladı mı, bizim
gözümüz
artık
odalarda duramazdı.
Bahçeye koşar, baharın ortasında
gezinirdik. İlk
göreceğimiz kelebek bir senelik talihimizdi. Onu arar, onu
beklerdik. İlk
kelebeğin
beyaz, pembe olması için maniler söyler,
dalların
üzerine
beyaz ve pembe kumaş parçaları atardık.
Sarı
veyahut siyah bir kelebek
göreceğiz diye korkar, ne kadar heyecanlar
geçirirdik."
"Niçin?
"
"Çünkü
kelebeklerin
birer manaları
vardı. Ah, siz bunları bilmez, bunlara itikat
etmezsiniz. Beyaz
kelebek: Saadete, talihe...
Pembe kelebek: Sıhhat ve afiyete...
Sarı kelebek:
Kedere, hastalığa... Siyah kelebek:
Felakete, matem ve
ölüme
delalet ederdi. Beyaz kelebek
görünce
talihimizin o sene
açık olduğuna, mesut olacağ
ımıza kail
olurduk... Bahar
çiçekleri altında beyaz kelebeğin
ş
erefine semailer
okurduk..."
Büyük nine
devam
ediyor, ilk defa
küme halinde görülen
kelebeklerin de umumi
manaları
nı anlatıyor, beyaz kelebek
kümelerinin zenginliğine, pembe
kelebek
kümelerinin bolluğa,
sarı kelebek kümelerinin kıtlığa;
kı
rmızı kelebeklerden
müteşekkil, pek nadir görülen
meşum
kümelerin mutlaka bir muharebeye, siyah kelebek
kümelerinin
fetrete işaret olduğunu söylüyor, uzatıyor,
büyük
vakalardan evvel hep bu kümeleri o vakitki
kadı
nların müşahede
ederek erkeklerine haber verdiklerini
hikâye
ediyordu. Genç esmer kız
artık dinlemiyor;
büyük,
siyah gözlerini
büyükannesinin arkasındaki pencereden
görülen
nisan semasının mavi beyaz aydınlığına
dikmiş, tahayyül ediyordu.
Hakikaten seksen sene evvel kadınların
mesut olmaları lazım geliyordu. Kendileri
yeni nesil okudukça,
anladı
kça, erkeklere yaklaştı
kça iptidai kadınlı
klarından,
dişilikten uzaklaşıyorlar, ruhlarda bir
isyan, bir ihtilal tutuşuyor,
eski kadınlığ
ın zevke, saadete vesile addettiği dişilik
kayıtları
kendilerine ateşten,
demirden bir zincir gibi geliyordu. Hususi bir mabet kadar
sessiz,
meçhul duran
evlerine hapishane nazarıyla bakıyorlar, siyah
çarşaflı kalın
peçeleri ezici, soldurucu, vahşi,
merhametsiz
esaret
örtüleri telakki ediyorlardı. Fakat haksız
mıydılar?
Mademki
"terakki"den içtinap kabil
değildi; terakki ise
mutlaka
değiştirmek, mutlaka eskiye benzememek idi, o halde
asırlarca evvelki
Türk kadınlığı da iptidai, mebnai halinde
kalamazdı. Kuklalıktan,
bebeklikten, masumiyetten, hasılı dişilikten
çıkacak, hakiki kadın
haline gelecek, erkeklere tefevvuk etmese bile
müsavi bulunacak,
bütün manasıyla insan, insan
olacaktı...
Büyük
ninesinin "tarih-i
mukaddes"
hikâyeleri gibi garip vehimler
içinde
uzayan sözlerini art?
?k işitmiyordu. Hayalinden bir sene evvelki
gürültüleri,
sevinçleri, nutukları,
tiyatroları,
konferanslarıyla Meşrutiyetin ilanı
geçiyor, hala
tükenmez el ş
akırtıları, alkış kabusları
işitiyor gibi
oluyordu. O günler kendileri
için ne mesuttu. Bir an, bu
siyah,
sıkı esaretten azat edileceklerini, insanlık
hakkına nail olacaklarını
ümit etmişlerdi. Ah bu ümit, nasıl
çabucak
sönmüş,
söndürülmüş;
bu hayal, ne feci bir surette
kırı
lmıştı... Düş
ünüyor, ağlamak istiyor,
titriyordu. Lakin...
Lakin istikbalden bir şey
ümit edemezler miydi?
Türk kadınlığı
bir gün
yüksek idrakıyla,
altı asırlık tesadüfi, tabii bir
ıstıfa
sayesinde harika haline gelen
hüsniyle, zekasıyla, bir Avrupalı
kadın gibi
insanlık sahnesine
çıkarak ihtiramlar, perestişler
önünde
yükselemeyecek miydi?...
Bugünkü tevekkül
daha ne kadar devam edebilirdi?
Büyük nine nihayetsiz
hikâyesine devam ediyor;
genç, esmer kız tahayyül
ediyor, zihninde müphem
hayallere
karışan abus suallere cevap
veremiyordu. Birden
gülümsedi.
Kelebeklere tefeül
etmek... Bu pek hoş
olacaktı. Eski Türk kadı
nlığının
itikatları yeni Türk
kadınlığının talihine nasıl bir
hüküm verecekti? Merak
ediyordu. Uzandığı şezlongdan
doğ
ruldu. Ayağa kalktı.
Büyük nine susmuştu. Torununun
bu ani
kalkışına
taaccüple bakıyordu. Sordu:
"Ne var
kızım,
neye kalktın?"
Güzel, esmer kız
gülerek,
"Ben bu bahar hiç kelebek
görmedim.
Kendim için değil, benim gibi olanlar için
Türk kı
zları için, bütün Türk k?
?
zlarının talii
için bakacağım" dedi, pencereye yaklaşt?
?.
Büyük nine titreyerek koltuğundan kalktı.
"Gözlerim o kadar görmez ama"
diyordu,
"ben de bakayım sizin için..."
İkisi de
pencerenin kenarında idiler. Sağda genç kız
muhteşem, levent
endamı
yla yükseliyor, solda minimini, kambur
büyük nine
duruyordu.
Dışarıya bakıyorlardı.
Bütün tabiat
gözleri kamaş
tıran tatlı, sıcak bir
aydınlıkta parlıyordu. Denize
güneş aksetmiş,
onu başka
elemlere akıp giden ebedi, nihayetsiz bir
gümüş nehrine
benzetmişti. Ağaçların ufak, koyu
yeşil yaprakları hazdan,
hayattan
titriyor, yollara beyaz çiçekler
düş
üyordu. Karş
ı sahil tirşe dağları, mor koruları, beyaz
yalılar?
?yla bir serap memleketini bir peri
payitahtını andırıyordu. Susuyor,
bakı
yorlardı. Henüz bir kelebek
görmemişlerdi.
Çiçek tarhları üzerinde
küçük sinek kümeleri
görünüyor, birden kayboluyorlardı. Tek bir martı
yak?
?n bir
tehlikeden, meçhul bir şeametten kaçar gibi hı
zla
geçiyor, haykırıyordu. Nerede oldukları
görülmeyen
kuşlar mütemadiyen
ötüyorlar, cıvıltıları canlı
ve
tannan bir ziya yağmuru
gibi semadan yağıyor zannolunuyordu. Genç
kız
birden, elini kalbine
götürdü, yavaş bir sesle,
"Ah
işte..." dedi.
Pencerenin yakınında,
ağacın
çiçekli dalları altında siyah bir kelebek
uçuş
uyordu. Gösterdi. Büyük nine
korkunç ve
iskelet parmağıyla,
"Fakat ben senden
evvel şu
beyazı gördüm" diye mermer havuzun
üstünde dolaşan bir kelebeği gösterdi.
Genç kız son bir cebirle ona da baktı:
"Ah
büyük nineciğim, iyi
göremiyorsunuz" dedi,
"o beyaz değil, sarı bir
kelebek.."
...Anasının
ruhuna meçhul bir elem
hücum etti, gözleri karardı. Bu
parlak taze tabiat şimdi ona
meyus
görünüyor, mermer havuz
genç, esir
bir
melikenin türbesine, bahçenin tarhları
müteverrim
kı
zların metruk çiçekli kabirlerine benziyordu.
Geri
çekildi. Yine şezlonga döndü.
Büyük nine de kendisine ölümü
ihtar
eden
bu sarı, siyah kelebekli bahardan ürkmüş, yine
arkası
nı
dönmüştü. Koltuğunda yusyuvarlak
oturuyor,
kamburunu
iyice çıkarıyordu. Genç kız
elinden bı
rakmadığı siyah
maroken kaplı kitabını açtı,
bu kitap şimdi
siyah,
büyük, ölü bir kelebek
gibi onun
yüzünü tamamıyla
örtüyordu.
Okumuyor,
irsi, intisali bir vehim ile kelebeklerin yalan
söylemediğine; zavallı
yeni neslin, ş
imdiki Türk kadınlı
ğının talii ancak felaket, keder,
ölüm olduğuna, ebediyen
siyah kefeni yırtamayacağına,
tesettürden kurtulamayacağına,
evlerin boş, tenha duvarları arası
nda,
meçhul
çiçekler gibi açmadan, doğ
madan
öleceğine kanat getirir gibi oluyordu... Mazi, batıl itikatlar o kadar
kuvvetli,
müthiş idi ki, bütün idrake,
bütün ilme,
bütün fenne,
bütün hakikate galebe
çalıyor, tahavvül
kanununun o muhayyel mazari kuvvetini esası
ndan kırıyordu. Dü?
?
ünüyordu; fakat bu batıl itikatlar,
bu haşin, anut, katil
mazinin ani
tahakkümü yalnız Türklere,
yalnız
Türkiye'ye mahsus değildi. Birkaç hafta evvel
Paris'te
tahsilde bulunan kardeşi, oturduğu evin tabldotunda perhiz
münasebetiyle et,
yağ bulunmadığını, Paris'te aileler aras?
?ndaki
Katolik deliliğin, dini
taassubun bir mislini Sudan'da,
çöllerde,
kumlu, hudutsuz
yamyamlar memleketinde bile bulmak
mümkün
olmayacağını
yazıyordu... Birden kendisi gibi
başka ufuklar, başka saadetler,
başka hayatlar
tahayyül eden
mahrum kadınların romancısı,
büyük bir garp
muharririnin şakirdine her şeyin bir hududu olduğ
undan bahsettikten sonra:
"...Lakin insanların behimiyetine nihayet yoktur!
" dediğini
hatırladı.
Pencereden, sevdiğine kavuşmadan
ölen
genç ve müteverrim bir aşıkın son veda
busesi
kadar
ince, nazik bir rüzgar giriyor, taze mezarlar üzerin bı
rakılmı
ş taze çelenk kokuları getiriyor, odanın
gölgelerinde
görünmez, matemli hayaller dalgalanı
yordu...
Büyük ninenin gözleri kapanıyordu.
Bu
meşum
tefeülün ihtiyar dimağında husule getirdiği yorgunluk
on bir uyku
ilacı gibi tesir etmişti. Genç kız... Genç,
esmer
kız
gözlerini kitaba dikmiş, okumuyor, kitabı tutan zambak
ellerini asi,
anarşist
göğsüne bastırarak, içinden
dudaklarına
yükselen kalbi ihtilali, bu şedit, sebepsiz hı
rçınlığı
tutmaya
çalışıyordu. Odanın uyutucu
gölgeli
sükununda
sanki bu iki vücut eski, yeni
Türk kadınlı
ğının meyus, teselli
kabul etmez iki timsali idi. Biri, bir
asır evvelki neslin son
numunesini, hayattan ziyade
ölüme,
nisyana ait bir hatırası...
diğeri, bugünün
bir asırlık
mecburi
tagayyürün narin, tatmin olunmaz bir
çiçeği idi.
Netice itibariyle ikisinin de talihi bu kapalı tenha
oda, bu
muhteşem,
süslü mezar idi. Pencerenin yakınlarına
gelen kuş
kümesi, bazen şedit bir cıvıltı, aydınlık bir
gürültü koparıyor, sonra susuyordu.
Büyük nine uyudu. Artık hafif, kuvvetsiz bir ihtizar hırıltı
sı
ile
horluyordu. Torununun torunu, genç kız, güzel kız,
esmer
kız
hala hıçkırığını zaptediyor, donmuş gibi, ş
ezlonguna
uzanmı
ş duruyordu. Geniş pencereden intizamsız fasılalarla
giren kokulu,
çiçekli bahar rüzgarının
cereyanı ansızın
deminden gördükleri siyah kelebeği
getirdi! Bu siyah kelebek parlak,
muhteşem tabiatın,
çiçekli, müşfik baharın
cennetinde, cehennemin
zulmet, cehalet müvekkilinin siyah ruhunu andırı
yordu. Şimdi bu siyah
ruh çimen, çiçek kokularıyla
gelmiş, şu
geniş pencerenin önünde çırpını
yordu.
İçerdeki, müstebit muhitin, hain mazinin, zalim itikatların
doğ
madan katlettiği bu canlı ölüleri, onların müebbet
sükununu seyrederek mahzuz, mütelezziz oluyor, nerede
oldukları
belli
olmayan kuşlar, insafsız ve yakıcı bir hücuma uğ
ramışlar gibi
ansı
zın bütün kuvvetleriyle cıvı
ldamaya başlıyor,
bütün tabiatı istila eden şedit, feci c?
?vıltılarla acı acı
feryat ediyorlardı.
(Genç
Kalemler dergisi, c:II, 1326/1911,
sayı:
26)
xxxxxxxxxx
English Biography
OMER
SEYFETTIN
Famous short
story writer Omer
Seyfettin
was born in 1884 in Gönen. His father was major
Omer Bey. After having
completed Military College, he was commissioned as a
gendermarie officer. He
resigned from
military service in 1910 and settled down in Salonika
and established
Genç
Kalemler Dergisi magazine. In Balkan War, he became
an officer
again and was taken captive
by Greeks. He went to Istanbul one year later. He
resigned from Military Service. He began to
earn a living by writing and literature
teaching
in Kabatas High School. He passed away in
Istanbul when he was 36 in
1920.
Omer Seyfettin is one of the
founders of nationalist
trend in our
literature. He was reputed in his writing life for his
nationalism
understanding close to
Turanism together with Ali Canip Yöntem and
Ziya
Gökalp even when
he was Salonika. However, after some time, he gave up
following Ziya Gokalp preferring a
realistic nationalist idea.
The
principles set forth by Omer
Seyfettin at those times were the same as
Ziya Gokalp's
principles in the Turkism in
Language chapter of
Türkçülüğün
Esasları book:
Eliminating the Arabic and Persian language rules in our language which
were
common in our
language in those times, not complying with the grammar rules of
those
languages, unbinding
phrases built according to grammar rules of Arabic and
Persian.
Another aspect of Turkism in
Language was not to seek origin of a word after it
was
adopted by the people and if it
complied with Turkish phonetics.
Omer Seyfettin applied such
principles in all of his stories and writings. Thus,
he
provided a simple story style based on
Istanbul dialect similar to that of daily
conversations
and newspaper language. Omer
Seyfettin's stories show realistic
aspect of life and
people. The writer, who said
"my genius is
funny", mostly included
humor in his stories. In fact, Omer
Seyfettin, who
began to write stories after he came to
Istanbul and work as a journalist, wrote
125
stories making ten books between 1917 and
1920.Harem can be added to his novel trials
of Efruz Bey and Yalnız Efe. In addition, he
has summary supplementary books
such as
İlyada published by Ministry of National
Education.
The writer
selects his themes among daily life
events, however, he sometimes
turn back to heroism pages
of our own history. His stories
such as Başını
Vermeyen Şehit, Bomba,
Hürriyet Bayrakları describe
the bitter, sweat,
brave or considerable stages of our
history. However, in his many stories
such as Gizli
Mabet, Yüksek
Ökçeler, he indicated various
scenes
from urban life in a ironic way. The
first series of his stories included: İlk
Düşen Ak, Yüksek
Ökçeler, Bomba, Gizli
Mabet, Efruz Bey, Beyaz Lale,
Mahçupluk İmtihanı, Dalga.
Considering his age,
we can better understand the significance
of
Ömer Seyfettin. This is because in his
period, the country was under
dreadful
pressure of an enemy. Nobody knew how the future
would be. In such days
like
nightmare, it was a very interesting event that a writer wrote in a
very simple and
enthusiastic style stories from the hero history of his own nation. Omer
Seyfettin was a
very
humble but a well-informed person who was loved by his environment. In
time, he
gained
the features of a suspicious character. One of his friends who knew his such
manner,
watched his time of going to the newspaper he wrote an article for each
morning and
put
three of his friends on his way, and those friends, seeming to have
been uninformed of
each other said seriously to him that they were worried about him
"Get well
soon,
you look bad, you look pale, are you sick?". In
the third, Omer Seyfettin
believed
that he was really sick and turned back home to go
to bed not going to the
newspaper.
It is certain that a
short-story writer would
constitute the subject of
some anecdotes while accepting
others as themes. Omer
Seyfettin also mentioned about
some events he experienced
in his various stories. Gizli
Mabet is one of those, and describes
how a French friend of
the writer visiting his house
thought that the chest room was a secret
worshipping
place in a pleasant style.
A word Omer Seyfettin
used
much was "Cancagız?
?m (My dearly)". Why the writer addressed
to every acquaintance lies in his
being a humble person open to everybody. Ali Canip
Yöntem, one of our
valuable poets, was his closest friend. He issued a book
containing our famous story-
writer's best stories and describing his life, manners
and art
named Ömer
Seyfettin'in Hayatı ve Eseri. The book was
published in 1935.
In a short time, all
of his stories were published as a book series.
Those stories are still read
with the same
pleasure and excitement.
The famous writer who
got sick
when he was 36 in 1920 and could not
recover is buried in Mahmutbaba graveyard in
Kuşdili.
|